11 Eylül 2001 saldırılarının üzerinden çeyrek asır geçmesine rağmen, o günün en kalıcı mirası Dünya Ticaret Merkezi'nin yıkımı ya da ardından gelen savaşlar değil. Asıl miras, çok daha az görünür ama çok daha derin: Müslüman kimliğinin dini ve siyasi bir aidiyet olmaktan çıkarılıp bir güvenlik nesnesine, potansiyel bir tehdit kategorisine dönüştürülmesi. Bu dönüşüm, sadece ABD'de değil, Avrupa'dan Asya'ya kadar geniş bir coğrafyada iç hukuk, istihbarat pratikleri ve toplumsal algı üzerinden kalıcılaştı.
Güvenlik Paradigmasının İnşası
Saldırıların hemen ardından Washington, "teröre karşı küresel savaş" doktrinini ilan etti. Bu doktrin, sınır aşan askeri müdahaleleri meşrulaştırırken, aynı zamanda içeride de Müslüman toplulukları yakın takibe alan bir güvenlik aygıtı inşa etti. 2001'de kabul edilen Vatanseverlik Yasası (Patriot Act), istihbarat kurumlarına telefon dinleme, e-posta izleme ve banka kayıtlarına erişim gibi geniş yetkiler tanıdı. Bu yetkiler, özellikle Müslüman nüfusun yoğun yaşadığı bölgelerde ve camilerde yoğunlaştırıldı.
Avrupa'da da benzer yasalar hızla yürürlüğe girdi. İngiltere, 2001 Terörizm Yasası ve ardından gelen 2005 ve 2006 yasalarıyla şüpheli görülen kişileri 28 güne kadar gözaltında tutma yetkisi kazandı. Fransa, 2003'te iç güvenlik yasasını sıkılaştırdı; Almanya ise 2002'de Terörle Mücadele Yasası'nı çıkardı. Bu yasalar, doğrudan Müslümanları hedef almasa da, uygulamada Müslüman toplulukları orantısız biçimde etkiledi.
Güvenlik kurumları, "radikalleşme" kavramını merkeze alarak, dini pratikleri ve siyasi görüşleri izlemeye başladı. Cami vaazları, hayır kurumları, öğrenci dernekleri ve hatta spor kulüpleri bile istihbarat raporlarına konu oldu. Bu süreç, Müslümanları "vatandaş" olmaktan çok "potansiyel şüpheli" konumuna indirgeyen bir algıyı yerleştirdi.
Toplumsal ve Hukuki Yansımalar
11 Eylül sonrası dönemde Müslümanlara yönelik ayrımcılık, yalnızca devlet politikalarıyla sınırlı kalmadı. Medyada ve kamusal söylemde İslam, sıklıkla terörle ilişkilendirildi. Bu durum, İslamofobi olarak adlandırılan ve giderek kurumsallaşan bir ayrımcılık dalgasını besledi. Avrupa'da başörtüsü yasakları, minare referandumları ve Müslüman karşıtı partilerin yükselişi bu dönemin ürünü.
ABD'de ise 2017'de açıklanan ve altı Müslüman çoğunluklu ülkeye seyahat yasağı getiren düzenleme, bu mirasın en somut örneklerinden biri oldu. Yasa, Yüksek Mahkeme tarafından onansa da, Müslüman topluluklar üzerinde derin bir güvensizlik yarattı. Benzer şekilde, gözetim programları ve "aşırıcılıkla mücadele" projeleri, Müslüman gençler arasında devlete karşı bir yabancılaşma duygusu oluşturdu.
Güvenlik nesnesi haline getirilmenin en çarpıcı sonuçlarından biri, Müslüman kimliğinin siyasi bir kimlik olarak da yeniden tanımlanması oldu. Müslümanlar, bir yandan ayrımcılıkla mücadele ederken, diğer yandan kendilerini "güvenlik tehdidi" olarak gören bir devlet aygıtına karşı haklarını savunmak zorunda kaldı. Bu durum, İslam'ın kamusal alandaki görünürlüğünü ve Müslümanların siyasi temsil taleplerini de dönüştürdü.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, 11 Eylül sonrası güvenlik paradigmasından hem etkilenen hem de bu paradigmayı dönüştüren bir aktör oldu. ABD ile ortak terörle mücadele çerçevesinde işbirliği yaparken, bir yandan da Müslüman kimliğine yönelik güvenlikleştirme politikalarına karşı eleştirel bir tutum geliştirdi. Özellikle Avrupa'da yükselen İslamofobi ve Müslümanlara yönelik ayrımcılık, Türkiye'nin dış politikasında önemli bir gündem maddesi haline geldi. Türkiye, uluslararası platformlarda Müslüman toplulukların haklarını savunarak, bu güvenlikleştirme sürecine karşı bir denge unsuru olmaya çalıştı. Ancak içeride de benzer güvenlik pratikleri zaman zaman gündeme geldi. Bu miras, Türkiye'nin hem Batı ile ilişkilerinde hem de İslam dünyasındaki liderlik iddiasında belirleyici bir faktör olmayı sürdürüyor.