Eski ABD Başkanı ve yeniden başkan adayı Donald Trump, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) Amerikalılar üzerinde hiçbir yargı yetkisi bulunmadığını ileri sürdü. Trump'ın bu açıklaması, UCM'nin İsrail-Filistin çatışmasına ilişkin yürüttüğü soruşturma kapsamında İsrail liderlerine yönelik tutuklama kararı olasılığına karşı ABD'nin tutumunu yansıtıyor. Eski başkan, sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı paylaşımda, UCM'nin Amerikan vatandaşları üzerinde yargı yetkisi iddiasının 'yasa dışı ve temelsiz' olduğunu belirtti. Trump ayrıca, UCM'nin bu tür girişimlerinin ABD tarafından 'ağır yaptırımlarla' karşılanacağı uyarısında bulundu.
Gelişmenin arka planı: UCM ve ABD arasındaki gerilim
Uluslararası Ceza Mahkemesi, 2002 yılında kurulan ve soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçlarını yargılama yetkisine sahip daimi bir mahkemedir. Ancak ABD, Çin, Rusya ve İsrail gibi ülkeler mahkemenin yetki alanına girmemektedir. Washington yönetimi, UCM'nin Amerikan askerleri ve yetkilileri üzerinde yargı yetkisi kullanmasına her zaman karşı çıkmıştır. Trump döneminde, 2020 yılında UCM'nin Afganistan'daki savaş suçları iddialarına yönelik soruşturmasına karşılık olarak eski Başsavcı Fatou Bensouda ve bir üst düzey yetkiliye yaptırım uygulanmıştı. Biden yönetimi, 2021'de bu yaptırımları kaldırmış olsa da, ABD Kongresi'nde UCM'ye karşı sert önlemler içeren yasa tasarıları görüşülmeye devam ediyor.
Trump'ın son açıklaması, UCM Başsavcısı Kerim Han'ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında tutuklama kararı başvurusunda bulunmasının ardından geldi. Başsavcı Han, 7 Ekim 2023'teki Hamas saldırısı ve sonrasında Gazze'deki İsrail askeri operasyonları kapsamında savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlendiği iddialarını soruşturuyor. Trump, bu girişimi 'İsrail'e karşı bir saldırı' olarak nitelendirdi ve UCM'ye karşı 'güçlü misilleme' sözü verdi.
Bölgesel ve küresel boyut: Uluslararası hukuk ve güç politikası
Trump'ın UCM'ye yönelik bu tehditleri, uluslararası hukukun üstünlüğü ile büyük güç siyaseti arasındaki gerilimi bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor. UCM, kurulduğu günden bu yana özellikle ABD, Rusya ve Çin gibi küresel aktörlerin direnişiyle karşılaşıyor. Bu ülkeler, mahkemenin egemenliklerini ihlal ettiğini ve siyasi motivasyonlarla hareket ettiğini savunuyor. Öte yandan, UCM'yi destekleyenler, mahkemenin uluslararası suçlarla mücadelede hayati bir rol oynadığını ve tüm devletlerin eşit yargı yetkisine tabi olması gerektiğini vurguluyor.
Ortadoğu özelinde, UCM'nin İsrail-Filistin soruşturması büyük tartışmalara yol açıyor. Filistin, 2015 yılında UCM'ye taraf olmuş ve mahkemenin İşgal Altındaki Filistin Toprakları'nda işlenen suçları soruşturmasına izin vermişti. İsrail ise mahkemenin yetkisini tanımıyor ve soruşturmayı 'antisemitik' ve 'siyasi' olarak nitelendiriyor. ABD'nin Trump ve Biden yönetimleri altında İsrail'e verdiği koşulsuz destek, UCM'nin kararlarının uygulanabilirliğini zorlaştırıyor. Zira mahkemenin kendi polis gücü bulunmuyor ve tutuklama kararlarının infazı üye devletlerin işbirliğine bağlı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Trump'ın UCM'ye yönelik bu açıklaması, Türkiye açısından karmaşık bir tablo sunuyor. Türkiye, UCM'ye taraf olmamakla birlikte, uluslararası hukuka ve insan haklarına saygıyı savunan bir dış politika izlemektedir. ABD'nin UCM'ye yönelik tehditleri, uluslararası hukukun evrenselliği ilkesini zayıflatmakta ve büyük güçlerin kendi vatandaşlarını yargıdan muaf tutma çabasını pekiştirmektedir. Türkiye, özellikle Filistin davasına verdiği destek bağlamında, UCM'nin İsrail-Filistin soruşturmasını yakından takip etmektedir. Ancak Ankara, ABD ile ikili ilişkilerinde bu konunun yeni bir gerilim unsuru olmasını istememektedir. Türkiye'nin UCM'ye karşı net bir tutum almaması, pragmatik bir dış politika anlayışının ürünüdür. Bölgesel düzeyde ise, ABD'nin bu tutumu, İsrail'in uluslararası hukuk karşısında hesap vermezliğini pekiştirebilir ve bu da Orta Doğu'daki istikrarsızlığı derinleştirebilir. Sonuç olarak, Trump'ın söylemi, uluslararası hukukun uygulanabilirliği konusundaki endişeleri artırmakta ve Türkiye'nin çok taraflı diplomasiye olan inancını zedelemektedir.