Washington — Donald Trump, ikinci dönem başkanlık kampanyasında kendisini 'barış başkanı' olarak tanıtarak yabancı savaşları bitireceğini, yenilerini başlatmayacağını vaat etmişti. Ancak göreve gelmesinin üzerinden henüz bir yıl geçmeden, yönetimi İran'a yönelik sert ekonomi yaptırımları ve artan askeri konuşlandırmalarla Orta Doğu'da yeni bir gerilim dalgası yaratmış durumda. Bu politikalar, 11 Eylül saldırıları sonrası başlatılan ve on yıllarca süren 'sonsuz savaşlar'ı hatırlatıyor. Trump'ın İran stratejisi, hem söylem hem de eylem düzeyinde çelişkiler barındırıyor: Bir yandan savaşlardan çekilme sözü verirken, diğer yandan bölgede askeri varlığını artırıyor ve İran'a karşı maksimum baskı politikasını yeniden canlandırıyor.
Arka Plan: 11 Eylül Sonrası Müdahalecilikten Ders Alınmadı
11 Eylül 2001 saldırıları sonrası ABD, Afganistan ve Irak'ta başlattığı savaşlarla Orta Doğu'da on yıllar süren bir istikrarsızlık dönemine girdi. Bu süreçte trilyonlarca dolar harcandı, yüz binlerce sivil ve asker hayatını kaybetti. Trump, 2016 ve 2020 kampanyalarında bu savaşları 'aptalca' olarak nitelendirerek sona erdirme sözü vermişti. 2024 kampanyasında da benzer bir söylem kullandı ve 'sonsuz savaşları' bitireceğini yineledi. Ne var ki, göreve geldikten sonra İran'a yönelik politikası, seleflerinin izinden gidiyor: 2018'de tek taraflı olarak çekildiği İran nükleer anlaşması (JCPOA) sonrası uygulanan yaptırımlar, ülkeyi ekonomik olarak köşeye sıkıştırmayı hedefliyor. 2025 itibarıyla yönetim, İran'ın nükleer programını bahane ederek Basra Körfezi'ne ek uçak gemisi grupları ve bombardıman uçakları konuşlandırdı. Ayrıca İran Devrim Muhafızları'na bağlı hedeflere yönelik gizli operasyonlar ve siber saldırıların arttığı rapor ediliyor. Bu adımlar, Irak Savaşı öncesi dönemi anımsatıyor: Bir yandan diplomatik çözüm aranırken, diğer yandan askeri seçenek masada tutuluyor.
Trump yönetiminin İran politikasını savunanlar, bu baskının Tahran'ı nükleer silah edinmekten caydıracağını ve bölgesel yayılmacılığını durduracağını öne sürüyor. Ancak eleştirmenler, bu yaklaşımın İran'ı daha da agresifleştirebileceğini ve bölgesel bir savaşa yol açabileceğini belirtiyor. Nitekim İran, son aylarda uranyum zenginleştirme faaliyetlerini hızlandırdı ve Hürmüz Boğazı'nda ABD gemilerine yönelik taciz girişimlerinde bulundu. Ayrıca Tahran, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'deki vekil güçleri aracılığıyla ABD çıkarlarına yönelik tehditlerini artırdı. Bu karşılıklı tırmandırma, yanlış hesaplama riskini yükseltiyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Yeni Bir Savaşın Eşiğinde mi?
Trump'ın İran'a yönelik sert tutumu, yalnızca ikili bir mesele değil; küresel ve bölgesel dengeleri de yakından ilgilendiriyor. İran, Çin ve Rusya ile stratejik iş birliğini derinleştirmiş durumda. Tahran, Şanghay İşbirliği Örgütü'ne üye ve Moskova ile askeri iş birliğini artırıyor. Dolayısıyla ABD'nin İran'a yönelik askeri bir müdahalesi, yalnızca Orta Doğu'da değil, büyük güçler arasında da gerilime yol açabilir. Öte yandan İsrail, Suudi Arabistan ve BAE gibi ABD müttefikleri, İran'a karşı sert bir çizgiyi destekliyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran'ın nükleer programının 'varoluşsal bir tehdit' olduğunu söyleyerek askeri seçeneği açıkça dile getiriyor. Suudi Arabistan ise İran'ın bölgesel yayılmacılığından endişeli. Ancak bu ülkeler, geniş çaplı bir savaşın kendi ekonomilerine ve güvenliklerine zarar vereceğinin de farkında. Benzer şekilde, Avrupa Birliği, İran ile diplomatik kanalların açık tutulmasından yana. ABD'nin tek taraflı askeri müdahalesi, transatlantik ilişkilerde yeni çatlaklar yaratabilir. Küresel petrol arzı açısından da risk büyük: Hürmüz Boğazı'nda yaşanacak bir çatışma, dünya petrol fiyatlarını fırlatabilir ve küresel ekonomiyi sarsabilir. Nitekim uluslararası piyasalar, son haftalarda artan gerilimi fiyatlamaya başladı bile. Brent petrol, varil başına 90 doların üzerine çıktı.
Trump'ın 'barış başkanı' imajı ile İran'a yönelik sert politikaları arasındaki çelişki, iç kamuoyunda da tartışma yaratıyor. Kongre'deki bazı Cumhuriyetçiler, yeni bir savaşa karşı çıkarken, Demokratlar yönetimin stratejik bir vizyondan yoksun olduğunu savunuyor. Kamuoyu yoklamaları, Amerikalıların büyük çoğunluğunun İran ile savaşa karşı olduğunu gösteriyor. Ancak yönetim, İran'ı 'bölgesel istikrarın baş düşmanı' olarak tanımlayarak askeri hazırlıkları meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu durum, 2003 Irak işgali öncesi yürütülen propaganda kampanyasını akıllara getiriyor: Kitle imha silahları iddiaları, bugün yerini İran'ın nükleer tehdidine bırakmış durumda.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İran geriliminin tırmanması, Türkiye'yi doğrudan etkiliyor. Türkiye, İran ile uzun bir kara sınırına sahip ve iki ülke arasında önemli bir ticaret hacmi var. Olası bir savaş, Türkiye'nin enerji güvenliğini tehdit eder; İran, Türkiye'nin önemli doğalgaz tedarikçilerinden biri. Ayrıca mülteci akını riski ve bölgesel istikrarsızlık, Türkiye'nin güvenlik öncelikleri arasında. Türkiye, şimdiye kadar dengeli bir diplomasi izleyerek hem ABD hem İran ile ilişkilerini sürdürdü. Ancak yeni bir savaş, Türkiye'yi zor bir seçimle karşı karşıya bırakabilir: NATO müttefiki ABD ile mi yoksa komşusu İran ile mi? Bu nedenle Türkiye'nin diplomatik çözüm çağrılarını sürdürmesi ve bölgesel diyalog mekanizmalarını canlandırması kritik önemde.