Sudan, bir kez daha kitlesel şiddetin eşiğinde duruyor. Ülkenin başkenti Hartum'dan Darfur'a uzanan geniş bir coğrafyada, paramiliter Hızlı Destek Güçleri (RSF) ile düzenli ordu arasındaki çatışmalar sivil halkı hedef alan yeni bir vahşetin habercisi olabilir. Economist dergisinin kıdemli Afrika muhabiri John McDermott, analizinde, Sudan'daki krizi 'unutulmuş' olarak nitelendirmenin yanlış olduğunu; bunun yerine uluslararası toplumun 'ihmal ettiği' bir felaketle karşı karşıya olduğumuzu belirtiyor. Nisan 2023'te başlayan çatışmalar, on binlerce kişinin ölümüne ve milyonlarca insanın yerinden edilmesine yol açtı. McDermott, krizin derinleşmesine rağmen küresel gündemde hak ettiği ilgiyi görmediğine dikkat çekiyor.
Arka Plan: Unutulmayan Ama İhmal Edilen Savaş
John McDermott'un 'Analysing Africa' bülteninde kaleme aldığı yazı, Sudan'daki krizi 'unutulmuş' olarak tanımlamanın yanıltıcı olduğunu savunuyor. Ona göre, bu terim çoğu zaman uluslararası toplumun sorumluluğunu hafifletmek için kullanılıyor. Oysa Sudan, savaşın başladığı Nisan 2023'ten bu yana Birleşmiş Milletler ve Afrika Birliği gibi kuruluşların gündeminde. Ancak alınan kararlar ve yapılan çağrılar, sahada bir değişiklik yaratamıyor. McDermott, 'Savaş büyük ölçüde göz ardı edilmiş değil, ancak yetersiz bir şekilde ele alınmış' diyor. Sudan'daki çatışmanın temelinde, General Abdülfettah el-Burhan liderliğindeki Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ile Muhammed Hamdan Dagalo'nun (Hemedti) komutasındaki RSF arasındaki güç mücadelesi yatıyor. Bu iki eski müttefik, 2021 darbesinden sonra iktidarı paylaşamayınca silahlı çatışmaya başladı. Çatışmalar, özellikle Hartum, Darfur ve Kordofan bölgelerinde yoğunlaşmış durumda. BM verilerine göre 5 milyondan fazla insan yerinden edildi, 25 milyon kişi insani yardıma muhtaç. McDermott, RSF'nin Darfur'da etnik temizlik yaptığı iddialarını da gündeme getiriyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü ve diğer kuruluşlar, savaş suçlarına varan ihlalleri belgelese de uluslararası toplum etkili bir müdahale için harekete geçmiş değil.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Afrika Boynuzu'nda Yeni Bir Kriz Mi?
Sudan'daki çatışmanın bölgesel yansımaları giderek büyüyor. Çatışma, sadece Sudan'ı değil, komşu ülkeleri de etkiliyor. Mısır, Libya, Çad ve Etiyopya, Sudan'daki istikrarsızlıktan doğrudan etkileniyor. Mısır, özellikle Nil Nehri'nin kontrolü konusunda Sudan'da istikrarı kendi ulusal güvenliği için kritik görüyor. Libya ise, çatışan taraflara silah ve paralı asker akışının merkezi haline gelmiş durumda. Bölgesel bir güç olan Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) RSF'ye destek verdiği iddiaları, krizi daha da karmaşık hale getiriyor. Etiyopya ise kendi iç savaşının yaralarını sarmaya çalışırken, Sudan'dan gelen mülteci akınıyla başa çıkmak zorunda. McDermott, uluslararası toplumun bu krize müdahale etmekteki isteksizliğini eleştiriyor. ABD ve Avrupa Birliği'nin yaptırım tehditleri ve diplomatik girişimleri, bugüne kadar somut bir sonuç vermedi. Rusya'nın Wagner Grubu üzerinden RSF'ye destek verdiği iddiaları ise Ukrayna savaşının gölgesinde kaldı. McDermott, 'Sudan, büyük güçlerin jeopolitik hesapları arasında sıkışmış durumda' diyerek, krizin küresel bir sorun olarak ele alınması gerektiğini vurguluyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Sudan'daki kriz, Türkiye için doğrudan bir güvenlik tehdidi oluşturmamakla birlikte, bölgesel istikrar açısından önemli sonuçlar doğuruyor. Türkiye, Sudan'da tarihsel olarak güçlü bağlara sahip; Osmanlı döneminden kalan ilişkiler ve özellikle son yıllarda artan ticari ve askeri iş birlikleri söz konusu. Ancak savaş, Türk şirketlerinin yatırımlarını ve inşaat projelerini sekteye uğrattı. Ayrıca, Kızıldeniz'in güvenliği Türkiye için kritik; Sudan'daki istikrarsızlığın bu bölgeye sıçraması riski var. Türkiye, BM ve Afrika Birliği nezdinde barış girişimlerini desteklemekle birlikte, iki taraf arasında arabuluculuk yapacak bir pozisyonda değil. Bununla birlikte, Türkiye'nin Somali ve Libya'daki askeri varlığı, bölgesel bir aktör olarak ağırlığını artırıyor. Sudan'daki çatışmanın sona ermesi, Türkiye'nin Afrika Boynuzu'ndaki etkinliği açısından olumlu olacaktır. Aksi takdirde, bölgesel bir insani felaket, Türkiye'nin de dahil olduğu uluslararası toplum için yeni bir sınav olacak.