Ortadoğu’nun kırılgan dengeleri üzerinde yeni bir baskı oluşuyor. ABD ile İran arasında varılan son anlaşma, bölgenin en karmaşık ülkelerinden biri olan Lübnan’ı adeta bir kıskaç içine alıyor. Beyrut yönetimi, bir yanda İsrail’in nüfuz alanına girmek, diğer yanda İran’ın güdümünde kalmak arasında sıkışmış durumda. Ancak ne İsrail’in güvenlik şemsiyesi ne de İran’ın ideolojik hegemonyası Lübnan’ın istikrarı için sürdürülebilir bir çözüm sunuyor. Peki, bu kısır döngüden çıkış mümkün mü? Bölgesel diplomasi, Lübnan’a gerçek bir alternatif sunabilir mi?
Lübnan’ın Stratejik İkilemi
Lübnan, tarihsel olarak mezhepsel ve siyasi kırılmaların gölgesinde varlığını sürdüren bir ülke. 1975-1990 iç savaşı, ardından gelen Suriye müdahalesi ve son olarak 2020 Beyrut patlamasıyla derinleşen kriz, ülkeyi zaten zor durumda bırakmıştı. Şimdi ise ABD-İran arasındaki yeni anlaşma, Lübnan’ın dış politikada pozisyon almasını dayatıyor. Anlaşma, İran’ın nükleer programına sınırlama getirirken, bölgesel etki alanlarını da yeniden tanımlıyor. Bu bağlamda, İran’ın Lübnan’daki en önemli müttefiki Hizbullah, doğrudan hedef alınıyor. Hizbullah, İran’ın desteğiyle Lübnan’da siyasi ve askeri bir güç haline gelmiş durumda. Ancak ABD ve İsrail, Hizbullah’ın varlığını kendileri için bir tehdit olarak görüyor. Anlaşma, dolaylı olarak Lübnan’ı Hizbullah’ı saf dışı bırakmaya zorluyor; bu da ülke içinde büyük bir siyasi çalkantıya yol açabilir.
Öte yandan, Lübnan halkı ne İsrail’in ne de İran’ın egemenliğini istiyor. Ülkede yapılan anketler, Lübnanlıların büyük çoğunluğunun tarafsız bir dış politika ve bağımsız bir devlet istediğini gösteriyor. Ancak bu arzu, mevcut bölgesel güç dengeleri karşısında zayıf kalıyor. Lübnan ekonomisi çöküşün eşiğinde; bankacılık sistemi iflas etmiş, döviz rezervleri tükenmiş, işsizlik oranı ise yüzde 40’ların üzerinde. Bu koşullarda Lübnan’ın kendi başına ayakta durması neredeyse imkansız. Dış yardım ve yatırım olmadan toparlanma şansı yok. Ancak dış yardım da genellikle siyasi koşullarla geliyor.
Bölgesel Diplomasi: Alternatif Bir Yol?
Lübnan’ın içinde bulunduğu bu açmaz, bölgesel aktörler için de bir sınav niteliği taşıyor. Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün gibi ülkeler, Lübnan’ın İran etkisinden kurtarılması gerektiğini savunuyor. Ancak bu ülkelerin önerdiği kurtuluş reçetesi de genellikle İsrail ile normalleşme veya ABD eksenli bir ittifak içermekte. Oysa Lübnan’daki Hıristiyan, Sünni, Şii ve Dürzi topluluklarının her birinin farklı hassasiyetleri var. Topluluklar arası bir uzlaşı sağlanmadan dışarıdan dayatılan çözümler, ülkeyi daha da istikrarsızlaştırabilir.
Bu noktada, Türkiye, Katar ve Umman gibi ülkelerin arabuluculuk rolü öne çıkıyor. Örneğin Türkiye, hem NATO üyesi olması hem de İran ile ilişkilerini belirli bir düzeyde tutması açısından eşsiz bir konuma sahip. Ankara, Lübnan’daki tüm taraflarla diyalog kurabilecek kapasiteye sahip. Katar ise farklı bölgesel aktörlerle iyi ilişkileri sayesinde bir diyalog zemin oluşturabilir. Umman ise geçmişte ABD-İran anlaşmazlıklarında başarılı arabuluculuk örnekleri sergilemişti.
Bölgesel diplomasi, Lübnan’a sadece bir seçenek dayatmak yerine, ülkenin kendi geleceğini belirlemesine izin verecek bir format geliştirebilir. Örneğin, Lübnan’ın tarafsızlığını ilan etmesi, tüm dış güçlerden eşit mesafede durması ve kendi siyasi sistemini mezhepsel denge üzerine inşa etmesi mümkün olabilir. Ancak bunun için uluslararası toplumun da Lübnan’a ekonomik destek sağlaması ve siyasi koşulları dayatmaktan kaçınması gerekiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Lübnan’daki bu kriz, Türkiye’nin Ortadoğu politikaları açısından kritik bir önem taşıyor. Türkiye, Lübnan’la tarihsel, kültürel ve ekonomik bağlara sahip. Beyrut’taki istikrarsızlık, Doğu Akdeniz’deki enerji denklemlerini ve bölgesel ticaret yollarını doğrudan etkileyebilir. Ayrıca, Lübnan’daki Sünni toplumla yakın ilişkileri olan Türkiye’nin, İran destekli Hizbullah karşısında dengeli bir pozisyon alması bekleniyor. Ankara, mevcut durumda hem ABD ile ilişkilerini korumak hem de İran ile tam bir karşıtlık içine girmemek arasında bir denge bulmak zorunda. Türkiye’nin arabuluculuk girişimleri, bölgesel nüfuzunu artırmasının yanı sıra, Lübnan’daki krizin yayılmasını engelleyerek kendi güvenliğini de koruyabilir. Ancak başarılı bir sonuç için, Suudi Arabistan ve Mısır gibi diğer bölgesel güçlerle koordinasyon şart.