İsrail savaş uçakları, 22 Eylül 2025 sabah saatlerinde Lübnan'ın güney bölgelerine yönelik geniş çaplı bir hava saldırısı başlattı. Saldırılar, Hizbullah'ın askeri altyapısını hedef aldığı belirtilen onlarca noktaya eş zamanlı olarak düzenlendi. Yerel kaynaklar, başta Nabatiye ve Sur çevresi olmak üzere birçok köy ve kasabada şiddetli patlamaların meydana geldiğini, gökyüzünün savaş uçaklarının sesiyle yankılandığını aktardı. Saldırılarda ilk belirlemelere göre çok sayıda sivilin hayatını kaybettiği ve onlarca kişinin yaralandığı bildirildi. İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) tarafından yapılan yazılı açıklamada, operasyonların Hizbullah'ın son dönemde artan roket saldırılarına misilleme amaçlı olduğu ve "terör hedeflerine" yönelik olduğu savunuldu.
Saldırıların arka planı: Artan gerilim ve bölgesel kriz
İsrail'in güney Lübnan'a yönelik bu son hava saldırısı, bölgede haftalardır süren yüksek tansiyonun doruk noktası olarak değerlendiriliyor. 7 Ekim 2023'te başlayan Gazze savaşı sırasında Hizbullah'ın İsrail'in kuzey sınırına açtığı cephe, zaman zaman düşük yoğunluklu çatışmalarla sürüyordu. Ancak son 48 saat içinde Hizbullah'ın Hayfa ve çevresine fırlattığı onlarca roketle birlikte çatışmaların şiddeti önemli ölçüde arttı. İsrail yönetimi, bu kapsamda kuzey sınırında yaşayan on binlerce kişinin tahliyesi için hazırlıklar yaparken, ordu kuzeydeki birliklerine ek takviyeler gönderdi. Lübnan hükümeti ise İsrail saldırılarını kınayan bir açıklama yaparak uluslararası topluma acil müdahale çağrısında bulundu.
Hava saldırılarının yoğunlaştığı bölgeler arasında, Lübnan-İsrail sınırındaki UNIFIL barış gücü askerlerinin konuşlu olduğu alanlara yakın noktalar da bulunuyor. Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü'nden (UNIFIL) yapılan açıklamada, saldırıların sivil kayıplara yol açmasından derin endişe duyulduğu belirtildi. İsrail ordusunun kullandığı mühimmatlar arasında özellikle yeraltı hedeflerine karşı etkili olduğu bilinen GBU-39 tipi hassas güdümlü bombaların yer aldığı iddia edildi. Görgü tanıkları, özellikle gece saatlerinde düzenlenen saldırılarda bazı yerleşim yerlerinde büyük yangınların çıktığını ve yüzlerce ailenin evlerini terk etmek zorunda kaldığını kaydetti.
Bölgesel yansımalar ve uluslararası tepkiler
İsrail-Lübnan sınırındaki bu yeni tırmanma, Ortadoğu'nun zaten hassas olan güvenlik dengelerini daha da karmaşık hale getirdi. Mısır ve Ürdün'ün yanı sıra Suudi Arabistan da İsrail'in orantısız güç kullandığı gerekçesiyle saldırıları kınadı. İran, Hizbullah'a verdiği destek doğrultusunda "hiçbir saldırının cezasız kalmayacağı" yönünde sert bir açıklama yaparken, bölgedeki İran destekli grupların İsrail'e yeni füzelerle karşılık verebileceği öne sürülüyor. ABD Başkanı'nın ulusal güvenlik danışmanı ise yaptığı kısa açıklamada, "İsrail'in kendini savunma hakkını desteklemekle birlikte, çatışmanın yayılmaması için tüm taraflara itidal çağrısında bulunuyoruz" ifadelerini kullandı. Avrupa Birliği dış politika şefi, aynı şekilde tarafları gerilimi azaltmaya davet ederek, bölgede topyekûn bir savaşın bölgeyi ve dünyayı etkileyeceği uyarısında bulundu.
Lübnan Başbakanı Avukatı Necib Mikati, başkent Beyrut'ta yaptığı basın açıklamasında, "İsrail saldırıları sonucu bugüne kadar 200'ün üzerinde şehidimiz ve yüzlerce yaralımız var. Bu saldırılar Lübnan'ın güneyindeki köyleri yaşanmaz hale getirmeyi hedefliyor" dedi. Lübnan Sağlık Bakanlığı, ölü sayısının artabileceğini ve çok sayıda sağlık ekibinin bölgeye sevk edildiğini bildirdi. Hizbullah'ın el-Manar televizyonu ise, İsrail saldırılarına karşılık olarak Hayfa'nın güneyindeki askeri tesislere onlarca roket fırlatıldığını duyurdu. İsrail hava savunma sistemlerinin devreye girdiği ve bazı füze parçalarının İsrail'in kuzeyindeki yerleşim birimlerine düşerek hasara yol açtığı rapor edildi.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'nin Akdeniz'deki güvenliği ve enerji çıkarları açısından yakından izlenmesi gereken bir krizin habercisi niteliğinde. Doğrudan bir Türk vatandaşı veya Türk birliği zarar görmemiş olsa da, İsrail-Hizbullah çatışmasının bölgesel bir savaşa dönüşme riski, Türkiye'nin Suriye ve Irak'taki askeri varlığını ve göç dalgaları potansiyelini etkileyebilir. Türkiye'nin özellikle Lübnan'daki Sünni Arap toplumlarıyla tarihi bağları ve bölgedeki insani krizlere müdahale kapasitesi, bu tür çatışmalarda Ankara'yı aktif bir rol oynamaya itebilir. Ayrıca, Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanları ihtilafları ve enerji hatları güvenliği düşünüldüğünde, Türkiye'nin bölgedeki tansiyonun artmasını istemeyeceği açıktır. Bu nedenle Türkiye, hem diplomatik girişimlerle tarafları sakinleştirmeye çalışacak hem de kendi güvenlik önlemlerini artırma yoluna gidebilir.