İran'ın askeri sahnedeki görece sessizliği ve diplomatik temasların yeniden başlamasına rağmen, Orta Doğu'da asıl çekişme bölgenin gelecekteki siyasi ve güvenlik mimarisine kaymış durumda. Artık temel soru, İran'ın çevrelenip çevrelenemeyeceği, Hürmüz Boğazı'nın açık kalıp kalamayacağı veya yeni bir tırmanışın önlenip önlenemeyeceği değil. Daha büyük bir tartışma var: Savaş sonrası Orta Doğu düzeni hangi ilkeler üzerine inşa edilecek? Bu bağlamda, bölgesel ve küresel aktörler arasında üç ana eksen şekilleniyor.
Gelişmenin arka planı: Sessiz cephe, yüksek gerilim
İran’ın askeri kapasitesine yönelik son operasyonlar ve karşılıklı saldırılar, geçici bir sükûnet dönemine girmiş olsa da, asıl mücadele diplomatik masalarda ve anlaşma metinlerinde yaşanıyor. ABD'nin İran'a yönelik maksimum baskı politikası kısmen başarısız olurken, Avrupalı güçler diplomasiyi canlandırma çabasında. Rusya ve Çin ise enerji güvenliği ve alternatif ödeme sistemleri üzerinden İran'la daha derin bağlar kuruyor. Bu üç aktör grubunun her biri, kendi çıkarlarına uygun bir Orta Doğu düzeni tasavvur ediyor.
İlk eksen, ABD'nin öncülüğünde İsrail ve bazı Körfez ülkelerini içeren güvenlik odaklı blok. Bu grup, İran'ın nüfuzunu sınırlamak ve bölgede Batı yanlısı bir dengeyi korumak istiyor. İkinci eksen, Rusya ve Çin'in İran'la enerji, altyapı ve güvenlik alanlarında işbirliğini derinleştirdiği Avrasyacı ittifak. Bu eksen, ABD hegemonyasına alternatif bir küresel düzenin parçası olarak Orta Doğu'yu görüyor. Üçüncü eksen ise, İran'ın iç dinamiklerinden beslenen ve bölgesel aktörlerle uzlaşmacı bir dil arayan ılımlı kanat. Bu üç eksen arasındaki çekişme, bölgenin kaderini belirleyecek.
Bölgesel ve küresel boyut: Üç eksenin kesişimi
Üç eksenin çatışması sadece askeri değil, aynı zamanda ekonomik ve diplomatik cephelerde de yaşanıyor. ABD, İran yaptırımlarını sıkılaştırırken, Çin'den yapılan petrol alımlarını denetlemeye çalışıyor. Rusya, Suriye'deki askeri varlığı ve Tahran'la stratejik ortaklığı sayesinde Doğu Akdeniz'e dek uzanan bir nüfuz alanı yaratıyor. Avrupa Birliği ise İran nükleer anlaşmasını (JCPOA) canlandırmaya çalışsa da ABD'nin katı tutumu nedeniyle zorlanıyor. Bu üç eksenin her biri, kendi çıkarları doğrultusunda İran'ı kullanmaya çalışırken, asıl belirleyici faktör Tahran'ın kendi tercihi olacak.
Öte yandan, İran'ın iç siyasetindeki denge de bu üç eksenin seyrini değiştirebilir. Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi'nin muhafazakâr hükümeti, Batı'ya karşı daha sert bir duruş sergilerken, reformist kanat diplomatik çözümden yana. Bu iç gerilim, bölgedeki diğer aktörlerin manevra alanını da etkiliyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler, ABD'nin güvenlik garantilerine güvenmekle birlikte Çin ve Rusya ile dengeli ilişkiler kurmaya çalışıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu üç eksenli mücadele, Türkiye'nin bölgesel politikalarını doğrudan ilgilendiriyor. Türkiye, İran ve Rusya ile Astana süreci gibi platformlarda işbirliği yaparken, NATO üyesi olarak ABD ve İsrail ile de ilişkilerini yürütüyor. Enerji güvenliği ve Türk akımı gibi projeler üzerinden Rusya'ya bağımlılık, Doğu Akdeniz'deki sondaj faaliyetleri ise Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile gerilimi artırıyor. Ankara, üç eksen arasında denge kurarak kendi çıkarlarını korumaya çalışıyor; ancak bu durum, Türkiye'nin dış politikada manevra alanını daraltıyor ve ittifaklarını sürekli gözden geçirmesini gerektiriyor. Özellikle İran'ın zayıflaması, Türkiye'yi Kafkasya ve Orta Asya'da daha büyük bir aktör haline getirebilir, ancak aynı anda ABD ve Rusya arasında sıkışma riskini de beraberinde getiriyor.