İsrail ile Hamas arasında 7 Ekim'de başlayan ve bölgeye yayılan savaşın üzerinden altı ay geçmesine rağmen, İran'daki İslam Cumhuriyeti rejimi beklenenin aksine çökmedi. Uzmanlara göre, rejim ayakta kalmakla kalmadı, aynı zamanda daha da sert bir çizgi benimseyerek içerde muhalefeti bastırdı, dışarıda da düşmanlarına karşı meydan okumayı sürdürdü. Bu durum, bölgedeki çatışmanın seyrini ve uluslararası toplumun İran'a yönelik politikalarını doğrudan etkileyen kritik bir faktör olarak öne çıkıyor.
Rejimin Direnç Stratejisi
Savaşın başlangıcında birçok analist, İran'ın ekonomik yaptırımlar, yaygın protestolar ve bölgesel izolasyon nedeniyle ciddi bir kırılganlık içinde olduğunu, dolayısıyla çatışmanın rejimi zayıflatabileceğini öngörmüştü. Ancak altı aylık süreç, tam tersini gösterdi. Rejim, savaşı kendi lehine kullanarak dikkatleri iç sorunlardan uzaklaştırdı ve milliyetçi bir dalga ile toplumsal desteği bir nebze olsun pekiştirdi. Devlet medyası, İsrail ve ABD'yi suçlayan bir söylemle kamuoyunu birleştirirken, güvenlik güçleri de protestoları acımasızca bastırarak sokaklarda kontrolü sağladı.
Ekonomik olarak ise rejim, Çin ve Rusya ile artan ticari ve askeri iş birliği sayesinde yaptırımların etkisini hafifletmeye çalışıyor. Petrol ihracatı, resmi rakamlara göre düşük seyretse de, gayri resmi kanallardan yapılan satışlar devletin kasasına önemli miktarda döviz girdisi sağlıyor. Ayrıca, savaşın enerji fiyatlarını yukarı çekmesi de İran'a kısmi bir nefes aldırdı. Uzmanlar, rejimin bu zorlu dönemi atlatmak için devlet kapitalizmini ve kaynak dağıtımını daha da merkezileştirdiğini, toplumsal kesimler arasında sadakati ödüllendirip muhalefeti marjinalleştirdiğini belirtiyor.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
İran rejiminin ayakta kalması, bölgedeki güç dengeleri açısından hayati önem taşıyor. İran'ın desteklediği Hizbullah, Husiler ve Suriye'deki gruplar, savaşın başından bu yana İsrail ve koalisyon güçlerine karşı eşgüdümlü bir şekilde hareket ediyor. Bu grupların saldırıları, savaşın genişleme riskini artırırken, İran'ın bölgesel nüfuzunun da bir göstergesi olarak okunuyor. Öte yandan, İran'ın nükleer programına ilişkin endişeler de savaş süresince gündemde kaldı; Batılı istihbarat örgütleri, İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini hızlandırmış olabileceğini bildiriyor.
Uluslararası toplum, İran'a yönelik politikasını yeniden gözden geçirmek zorunda kalıyor. ABD ve Avrupa ülkeleri, rejimin çökmesi ihtimaline dayalı senaryoların artık geçersiz olduğunu görüyor. Bu durum, diplomasi masalarında yeni arayışları beraberinde getiriyor. Çin ve Rusya ise İran'ı Batı karşıtı bir müttefik olarak konumlandırmaya devam ediyor. Özellikle Rusya'nın Ukrayna savaşı nedeniyle İran'a olan bağımlılığı artmış durumda; bu da İran'a uluslararası alanda pazarlık gücü kazandırıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran rejiminin istikrarı, Türkiye için stratejik öneme sahip bir konudur. İki ülke, Suriye ve Irak'ta zaman zaman karşı karşıya gelse de, ekonomik ilişkiler ve enerji iş birliği açısından birbirine bağımlıdırlar. Rejimin ayakta kalması, Türkiye'nin güney sınırında olası bir kaos senaryosunu şimdilik engelliyor. Ancak İran'ın bölgesel iddialarını sürdürmesi, Ankara'nın Kafkasya ve Orta Doğu'daki çıkarlarıyla çelişebilir. Ayrıca, İran'a yönelik uluslararası yaptırımların gevşemesi halinde Türk şirketleri için yeni fırsatlar doğabilir. Bu nedenle Türkiye, İran'daki gelişmeleri yakından izleyerek hem siyasi hem ekonomik alanda dengeli bir politika yürütmek durumundadır.