2026 yılı, İran İslam Cumhuriyeti tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olarak kayıtlara geçti. Dünya kamuoyu, Tahran yönetiminin kendi vatandaşlarına karşı uyguladığı sistematik ve orantısız şiddeti ne yazık ki tam anlamıyla kavrayabilmiş değil. Bu şiddet, yalnızca protestoların bastırılmasıyla sınırlı kalmamış, toplumun her kesimini hedef alan bir terör dalgasına dönüşmüştür. İran halkı, ekonomik krizin ve siyasi baskının pençesinde ezilirken, uluslararası toplumun bu vahşete seyirci kalması, insanlık vicdanında onarılmaz bir yara açmıştır.
2026 Şiddetinin Arka Planı: Ekonomiden Siyasi Baskıya
İran hükümetinin 2026'daki şiddet politikası, yıllardır süren ekonomik durgunluk, rekor enflasyon ve artan işsizliğin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Tahran, nükleer müzakerelerin çıkmaza girmesi ve yaptırımların ağırlaşmasıyla birlikte, iç istikrarı sağlamak adına giderek daha baskıcı yöntemlere başvurdu. Devrim Muhafızları'nın ve milis güçlerin sokaklarda aktif rol alması, muhaliflerin toplu tutuklanmaları ve işkence haberleri, rejimin meşruiyetini kaybettiğinin açık bir göstergesi oldu. Özellikle etnik azınlıklara yönelik ayrımcı uygulamalar ve siyasi aktivistlerin hedef alınması, iç savaşın eşiğine gelindiği yönündeki endişeleri artırdı.
Hükümet, ekonomik krizin sorumluluğunu dış güçlere atarak milliyetçi bir söylem benimserken, gerçekte halkın temel ihtiyaçlarına erişimi dahi kısıtlanmış durumdaydı. Elektrik kesintileri, gıda kıtlığı ve ilaç yokluğu, günlük yaşamı felç ederken, yönetim elindeki kısıtlı kaynakları güvenlik güçlerine aktarmayı tercih etti. Bu durum, toplumun rejime olan güvenini tamamen sarsarak, kitlesel protestoların fitilini ateşledi.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Uluslararası Toplumun Sessizliği
İran'daki gelişmeler, Ortadoğu'nun dengelerini derinden etkileme potansiyeli taşıyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel rakipler, Tahran'ın içine düştüğü kaostan faydalanmaya çalışırken, İsrail ise İran'ın nükleer programına yönelik askeri seçenekleri masada tutuyor. Ancak bu durum, bölgeyi daha da istikrarsızlaştırabilir.
Küresel güçler ise İran'daki insan hakları ihlallerine karşı çelişkili bir tutum sergiliyor. ABD, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler, şiddeti kınayan açıklamalar yapmakla birlikte, ekonomik yaptırımların gölgesinde somut adım atmaktan kaçınıyor. Rusya ve Çin, Tahran yönetimine verdikleri siyasi desteği sürdürürken, Batı'nın İran'daki demokratik muhalefete verdiği destek ise yetersiz kalıyor. Bu uluslararası atalet, rejime elini güçlendirirken, İran halkının yalnızlığını daha da derinleştiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'daki istikrarsızlık, Türkiye için doğrudan güvenlik ve ekonomi riskleri barındırıyor. Sınır komşusu olan İran'da yaşanacak bir iç savaş veya yönetim çöküşü, büyük bir göç dalgasını tetikleyebilir. Ayrıca, İran'ın enerji kaynaklarına erişim ve bölgesel ticaret yollarının güvenliği, Türkiye'nin ekonomik çıkarları açısından kritik öneme sahip. Türkiye, tarihsel olarak İran halkına karşı hassas bir politika izlese de, mevcut kaos ortamında Tahran yönetimiyle diyalog kanallarını açık tutmak ve insani yardım mekanizmalarını devreye sokmak zorundadır. Aksi takdirde, bölgesel güvenlik mimarisinin çöküşü, Türkiye'yi de derinden etkileyecektir.