Savaşlar nadiren tek bir diplomatik hamleyle sona erer. Çoğu zaman, barışın gerçekten yaklaşıp yaklaşmadığına karar vermeden önce bir dizi ateşkes, çerçeve anlaşma, mutabakat ve hatta geçici veya gizli düzenlemeler yaşanır. Trump yönetiminin İran'la yaptığı muhtıra da bu geleneğin yeni bir halkası olarak tarihe geçiyor. Vietnam’dan Körfez Savaşı’na, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya kadar pek çok çatışmada, barış süreçlerinin perde arkasında kamuoyundan gizli yürütülen müzakereler belirleyici rol oynadı.
Diplomasinin Görünmeyen Yüzü
Tarihsel örnekler, savaşların sona ermesinde gizli diplomasinin ne kadar kritik olduğunu gösteriyor. Vietnam Savaşı’nda 1973 Paris Barış Anlaşması’na giden süreçte, ABD ile Kuzey Vietnam arasında aylarca süren gizli görüşmeler yapıldı. Henry Kissinger ve Le Duc Tho arasındaki bu müzakereler, kamuoyuna yansıyan resmi müzakere masasının çok ötesindeydi. Benzer şekilde, 1995 Dayton Anlaşması’na giden yolda, Bosna’daki savaşan tarafların ABD’nin Dayton kentinde basından uzak bir ortamda bir araya getirilmesi, gizliliğin barışa nasıl katkı sağladığının çarpıcı bir örneğidir. Trump yönetiminin İran’la yaptığı memorandum da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Anlaşmanın detayları henüz tam olarak bilinmese de, bu tür gizli mutabakatların genellikle tarafların pozisyonlarını korumalarına ve kamuoyu baskısı olmadan esnek davranmalarına imkân tanıdığı biliniyor.
İran özelinde, ABD’nin Tahran’la yürüttüğü gizli diplomasi, 2015 nükleer anlaşmasının (JCPOA) müzakerelerinde de belirgin bir şekilde görülmüştü. Umman ve İsviçre’nin arabuluculuğunda yapılan gizli görüşmeler, anlaşmanın temelini oluşturmuştu. Trump yönetiminin 2018’de anlaşmadan çekilmesinin ardından tırmanan gerilim, bu kez de benzer bir gizli kanalın açılmasına yol açtı. Ancak bu kez ortam daha farklı: İran, nükleer programını JCPOA öncesine göre çok daha ileri taşımış durumda ve bölgedeki vekil güçler aracılığıyla etki alanını genişletiyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İran’la yapılan gizli anlaşmanın bölgesel yansımaları büyük olacak. Ortadoğu’da İsrail, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ABD müttefikleri, İran’ın nükleer faaliyetlerine ve bölgesel yayılmacılığına karşı derin endişeler taşıyor. Trump yönetiminin İran’a yönelik "maksimum baskı" politikasının bir yansıması olarak görülen bu memorandumun, İran’ın nükleer silah edinme çabalarını sınırlayıp sınırlayamayacağı belirsiz. Aynı zamanda, İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki vekil güçleri üzerindeki etkisini azaltıcı herhangi bir hüküm içerip içermediği de merak konusu.
Küresel düzeyde ise, ABD’nin İran’la gizli bir anlaşma arayışı, uluslararası nükleer silahsızlanma rejimi açısından tartışmalı bir örnek teşkil ediyor. Bir yandan, diyalog kanallarının açık tutulması çatışma riskini azaltabilirken, diğer yandan bu tür gizli düzenlemelerin şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleriyle çeliştiği eleştirileri yapılıyor. Ayrıca, Avrupa Birliği ve Rusya gibi diğer aktörlerin bu süreçten dışlanması, çok taraflı diplomasinin zedelenmesine yol açabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, İran ile uzun bir sınırı paylaşan ve enerji ithalatında İran’a bağımlı olan bir ülke olarak, bu gizli anlaşmadan doğrudan etkilenecektir. Anlaşmanın İran’ın nükleer programını sınırlaması ve bölgesel gerilimi azaltması, Türkiye’nin güvenliği açısından olumlu karşılanabilir. Ancak anlaşmanın ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarını hafifletmesi durumunda, Türk şirketlerinin İran’la ticareti artabilir ve bu da enerji maliyetlerini düşürebilir. Diğer yandan, anlaşmanın İran’ın bölgesel nüfuzunu pekiştirmesi halinde, Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki çıkarlarıyla çatışma potansiyeli doğabilir. Ankara’nın bu süreci yakından izlemesi ve gerektiğinde kendi diplomatik inisiyatiflerini devreye sokması beklenebilir.