Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International), İsrail'in Gazze'de yürüttüğü ve giderek soykırım boyutuna varan saldırılar karşısında, kurbanı suçlayıcı bir tavır takınmakla suçlanıyor. Örgütün son raporu, Filistin halkının maruz kaldığı sistematik şiddeti görmezden gelerek, direnişi ve meşru savunma hakkını şüpheli gösteriyor. Bu tutum, II. Dünya Savaşı sırasında Varşova gettosunda yaşananlarla çarpıcı bir benzerlik taşıyor. Merhum Dr. Israel Shahak, Varşova gettosunda bir işbirlikçinin öldürülmesi üzerine tutsakların (kendisi de dahil) sevinçle dans ettiğini anlatmıştı. O dönemde hukuki süreç işletilemese de doğal hukuk işlemişti. Bugün ise Uluslararası Af Örgütü, Filistinlilerin işgal ve soykırıma karşı direnişini suçlayarak, adeta kurbanı suçlamakta ve İsrail'in eylemlerini meşrulaştırmaktadır.
Arka Plan: Uluslararası Af Örgütü'nün Tutumundaki Değişim
Uluslararası Af Örgütü, kuruluşundan bu yana insan hakları ihlallerini belgelemekle tanınan bir kuruluştu. Ancak son yıllarda, özellikle İsrail-Filistin çatışması söz konusu olduğunda, örgütün tutumunda belirgin bir kayma yaşandığı gözlemleniyor. Örgüt, Filistinli grupların İsrail'e yönelik saldırılarını 'savaş suçu' olarak nitelendirirken, İsrail'in orantısız güç kullanımını ve sivil kayıpları daha yumuşak bir dille eleştirmekle yetiniyor. Bu dengesiz yaklaşım, örgütün evrensel insan hakları ilkelerinden uzaklaştığı eleştirilerini beraberinde getiriyor.
Dr. Israel Shahak, Holokost'tan sağ kurtulmuş bir akademisyen ve insan hakları aktivistiydi. Varşova gettosundaki deneyimi, ona baskı altındaki halkların direniş hakkının meşruluğunu öğretmişti. Shahak'ın anlattığı olay, işgal altındaki bir halkın, işbirlikçilere ve işgalcilere karşı verdiği mücadelenin doğal bir sonucuydu. Bugün Filistin halkı da benzer bir işgal ve soykırım tehdidi altında direniyor. Ancak Uluslararası Af Örgütü, Filistinli direnişçileri 'terörist' olarak etiketleyerek, asıl saldırganı yani İsrail'i aklamaya çalışıyor.
Örgütün son raporunda, Gazze'deki ölümlerin sorumluluğu Filistinli gruplara yüklenirken, İsrail'in abluka ve bombardımanı 'meşru müdafaa' olarak sunuluyor. Oysa uluslararası hukuk, işgal altındaki halklara direniş hakkı tanır. Bu gerçeği görmezden gelmek, soykırımı desteklemek anlamına gelir.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İsrail'in Gazze saldırıları, Orta Doğu'da istikrarsızlığı derinleştirirken, küresel düzeyde de insan hakları mimarisine zarar veriyor. Uluslararası Af Örgütü gibi prestijli kuruluşların tarafsızlığını yitirmesi, uluslararası toplumun Filistin konusundaki bölünmüşlüğünü daha da belirginleştiriyor. Batılı ülkelerin çoğu İsrail'i desteklerken, küresel Güney ülkeleri Filistin'in yanında yer alıyor. Bu kutuplaşma, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kurumların etkinliğini azaltıyor.
Uluslararası Af Örgütü'nün bu tutumu, sadece Filistinlilere değil, dünya genelinde zulüm gören tüm halklara zarar veriyor. Çünkü insan hakları savunuculuğu, çifte standart kabul etmez. Eğer bir kuruluş, bazı kurbanları diğerlerinden daha değerli görürse, evrensel ilkeleri ayaklar altına almış olur. Bu durum, insan hakları hareketinin inandırıcılığını zedeler.
Öte yandan, İsrail'in soykırım niteliğindeki eylemleri, uluslararası hukuk açısından da ciddi sorunlar doğuruyor. Soykırım Sözleşmesi'ne taraf olan devletlerin, soykırımı önleme yükümlülüğü vardır. Ancak başta ABD olmak üzere birçok ülke, İsrail'e silah sağlayarak bu yükümlülüğü ihlal ediyor. Uluslararası Af Örgütü'nün bu ihlalleri görmezden gelmesi, onu da suç ortağı konumuna düşürüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Filistin davasını uzun yıllardır destekleyen ve İsrail'in saldırılarını en sert şekilde kınayan ülkeler arasında. Uluslararası Af Örgütü'nün kurbanı suçlayıcı tutumu, Türkiye'nin insan hakları temelli dış politikasına doğrudan bir meydan okuma niteliğinde. Türkiye, uluslararası kuruluşların tarafsızlığını yitirmesinin, bölgesel barış ve güvenliği tehdit ettiğini savunuyor. Ayrıca, İsrail'in soykırımı karşısında sessiz kalan veya meşrulaştıran aktörlerin, Türkiye'nin Orta Doğu'daki istikrar çabalarını baltaladığı görülüyor. Bu gelişme, Türkiye'nin uluslararası platformlarda daha aktif bir insan hakları savunuculuğu yapması gerektiğini gösteriyor.