Beyaz Saray, Perşembe günü yaptığı açıklamayla, bir gün önce imzalanan ABD-Suudi Arabistan sivil nükleer işbirliği anlaşmasını sorguya çekti ve anlaşmanın, petrolden zengin Körfez ülkesinin 2020 yılında başlatılan bir diplomatik girişim kapsamında İsrail’i tanımasına bağlı olduğunu vurguladı. Trump yönetiminin bu hamlesi, enerji diplomasisi ile Ortadoğu barış süreci arasında doğrudan bir bağlantı kurarak bölgedeki dengeleri yeniden şekillendirme potansiyeli taşıyor. Anlaşma, Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştirme ve nükleer yakıt döngüsü teknolojilerine erişimini öngörüyor; ancak Trump’ın "İsrail’in tanınması olmadan bu anlaşma olmaz" çıkışı, Riyad yönetimini zor bir tercihle karşı karşıya bıraktı.
Anlaşmanın perde arkası: Nükleer enerji ve siyasi koşullar
ABD-Suudi Arabistan arasındaki sivil nükleer anlaşma, aslında iki ülke arasında uzun süredir devam eden müzakerelerin bir ürünü. Suudi Arabistan, Vizyon 2030 programı kapsamında ekonomisini petrolden arındırmak ve enerji üretimini çeşitlendirmek istiyor. Nükleer enerji, bu hedefin önemli bir parçası olarak görülüyor. Ancak anlaşmanın içerdiği uranyum zenginleştirme ve kullanılmış nükleer yakıtın yeniden işlenmesine izin veren maddeler, bölgede nükleer silahlanma yarışı endişelerini artırıyor. Suudi Arabistan, sivil nükleer programının tamamen barışçıl olduğunu iddia etse de, ülkenin bölgesel rakibi İran’ın nükleer faaliyetleri göz önüne alındığında, bu teknolojinin askeri amaçlarla kullanılması potansiyeli uluslararası toplumda ciddi tedirginlik yaratıyor.
Trump yönetiminin anlaşmayı İsrail’in tanınması şartına bağlaması, aslında 2020 yılında imzalanan İbrahim Anlaşmaları’nın bir devamı niteliğinde. Bu anlaşmalar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan ve Fas gibi Arap ülkelerinin İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesini sağlamıştı. Suudi Arabistan ise bu sürece henüz dahil olmamıştı. Trump, nükleer anlaşmayı bir koz olarak kullanarak Riyad’ı İsrail’i tanımaya zorlamak istiyor. Ancak Suudi yönetimi, Filistin meselesi ve bölgesel kamuoyu nedeniyle bu adımı atmakta son derece isteksiz. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, "Filistin halkının meşru hakları tanınmadan ve bağımsız bir Filistin devleti kurulmadan İsrail ile normalleşme mümkün değildir" denildi.
Bölgesel ve küresel yansımalar: Yeni bir kriz mi başlıyor?
Bu gelişme, Ortadoğu’da zaten kırılgan olan dengeleri daha da karmaşık hale getiriyor. Suudi Arabistan’ın nükleer teknolojiye erişim talebi, İran’ın nükleer programına karşı bir denge unsuru olarak görülse de, aynı zamanda bölgede silahlanma yarışını körükleyebilir. İsrail ise Suudi Arabistan’ın nükleer silah sahibi olmasına kesinlikle karşı çıkıyor. İsrail Başbakanı Netanyahu, daha önce yaptığı açıklamalarda, "Suudi Arabistan’ın nükleer silahlara sahip olmasına asla izin veremeyiz" demişti. Bu nedenle Trump’ın İsrail tanıma şartı, aslında İsrail’in güvenlik endişelerini gidermeye yönelik bir adım olarak da yorumlanabilir.
Bölgesel güçlerden Mısır ve Ürdün, Suudi Arabistan’ın nükleer programını yakından takip ediyor. Özellikle Mısır, kendi nükleer programını geliştirme aşamasında olduğu için, Suudi Arabistan’ın elde edeceği teknolojik avantajdan rahatsızlık duyabilir. Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkeler ise Suudi Arabistan’ın bu hamlesine genel olarak destek veriyor ancak İsrail’in tanınması konusunda bölünmüş durumdalar. Küresel düzeyde, Çin ve Rusya’nın da Suudi Arabistan’a nükleer teknoloji satma potansiyeli bulunuyor. Eğer ABD anlaşmayı geri çekerse veya şartları ağırlaştırırsa, Suudi Arabistan’ın alternatif arayışlara yönelmesi olası. Bu da nükleer teknoloji transferi konusundaki uluslararası rekabeti kızıştırabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Ortadoğu’da nükleer silahlanma yarışına karşı çıkarken, Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesini yakından takip ediyor. Ankara, İsrail’in Filistin politikalarını eleştirirken, Suudi Arabistan’ın nükleer programının barışçıl olması gerektiğini vurguluyor. Bu gelişme, Türkiye’nin nükleer enerji programını (Akkuyu NGS) da gündeme getiriyor; Türkiye’nin nükleer teknoloji transferinde alternatif ortaklar arayışı hızlanabilir. Ayrıca bölgedeki enerji arz güvenliği ve Türkiye’nin doğalgaz merkezi olma hedefleri de bu denklemden etkilenecek.