ABD Başkanı Donald Trump, dünya sahnesinde yarattığı kaos ve belirsizlikle anılmaya devam edecek; ancak son aylarda yaşanan gelişmeler, onun uluslararası alandaki zorlama kapasitesinin ciddi biçimde erozyona uğradığını gösteriyor. Ticaret savaşlarından askeri gerilimlere kadar pek çok alanda sergilediği agresif tutum, artık eskisi kadar caydırıcılık taşımıyor. Bu durum, yalnızca ABD'nin geleneksel müttefiklerinin değil, aynı zamanda rakiplerinin de Washington'un tehditlerine karşı giderek daha dirençli hale gelmesine yol açıyor.
Beyaz Saray'ın Azalan Şantaj Gücü
Trump yönetiminin özellikle ticaret alanında uyguladığı tarifeler ve yaptırımlar, kısa vadede bazı kazanımlar sağlamış olsa da uzun vadede ABD'nin küresel liderliğini zayıflatıyor. Pekin, Avrupa başkentleri ve hatta bazı Orta Doğu ülkeleri, Washington'un taleplerine karşı koymanın yollarını arıyor. Örneğin, Avrupa Birliği'nin Kuzey Akım 2 projesine verdiği desteği sürdürmesi, ABD'nin yaptırım tehditlerinin etkisiz kaldığının somut bir göstergesi olarak değerlendiriliyor.
Diplomatik alanda da Trump'ın manevra kabiliyeti daralıyor. Kuzey Kore ile görüşmelerde ilerleme sağlanamazken, İran'a yönelik azami baskı politikası Tahran'ın nükleer programından vazgeçmesini sağlayamadı. Bu tablo, ABD başkanının uluslararası ilişkilerdeki elini zayıflatıyor. Zira bir liderin caydırıcılığı, sözlerinin arkasında durabilme kapasitesiyle ölçülür; Trump'ın ise bu kapasitesi giderek sorgulanır hale geliyor.
Üstelik ABD içindeki siyasi kutuplaşma ve başkanlık seçimleri öncesindeki belirsizlik, Trump'ın dış politikada inisiyatif almasını da kısıtlıyor. Kongre'deki muhalefet, başkanın yetkilerini sınırlama eğiliminde; bu da Beyaz Saray'ın dış politika kararlarının meşruiyetini tartışmaya açıyor.
Küresel Güç Dengelerindeki Değişim
Washington'un bu göreceli zayıflığı, diğer aktörlerin alanını genişletiyor. Çin, ticaret savaşlarından stratejik kazanımlarla çıkabileceğini ortaya koyuyor; Rusya, Suriye ve Ukrayna'da etkisini sürdürürken; Avrupa Birliği ise savunma ve dış politika konularında daha otonom bir çizgiye yöneliyor. Bu durum, tek kutuplu dünya düzeninin yerini çok kutuplu bir yapıya bıraktığı tezini güçlendiriyor. Özellikle çatışma bölgelerinde, ABD'nin garantileri eskisi kadar itibar görmediği için, bölgesel güçler kendi başlarının çaresine bakma eğilimini artırıyor.
Uzmanlar, bu sürecin ABD'nin çıkarına olmadığı görüşünde. Zira ittifak sistemi ve uluslararası kurumlar, ABD'nin etkisini istikrarlı biçimde yansıtabilmesi için meşruiyet sağlıyor. Trump'ın bu sistemlere yönelik pervasız saldırıları, ABD'nin uzun vadede elini zayıflatacak bir kısır döngü yaratıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD'nin zorlama gücündeki bu göreceli zayıflama, Türkiye için hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor. Bir yandan, Türkiye'nin bölgesel projelerinde (örneğin Doğu Akdeniz ve Suriye'deki operasyonları) ABD'nin engelleme kapasitesinin kısıtlanması Ankara'ya manevra alanı açabilir. Öte yandan, ABD'nin öngörülemezliği ve ittifak disiplininin gevşemesi, Türkiye'nin güvenlik mimarisinde derin bağlarla bağlı olduğu NATO'nun geleceği konusunda belirsizlikler yaratıyor. Türkiye, bu yeni dengelerde çok yönlü bir dış politika izleyerek riskleri yönetmeye çalışacaktır.