21. yüzyılın büyük bölümünde zengin ülkeler adeta bedava bir öğle yemeğinin tadını çıkardı: İhtiyaç duyduklarında harcama yapabildiler, vergileri istedikleri gibi indirebildiler ve sorunlarını daha yüksek borçlanma maliyetleri ya da enflasyon gibi bir bedel ödemeden çözebildiler. Ancak tahvil piyasası artık bu dönemin sona erdiğini söylüyor. Uzun vadeli devlet tahvili getirileri, özellikle ABD'de son haftalarda hızla yükseldi. 10 yıllık ABD Hazinesi getirisi yüzde 4,5'in üzerine çıkarak son yılların en yüksek seviyelerine ulaştı. Bu durum, merkez bankalarının faiz indirim döngüsünün beklenenden daha yavaş olacağına dair güçlü bir sinyal olarak yorumlanıyor.
Yatırımcılar artık yüksek enflasyonun ve büyük bütçe açıklarının kalıcı olduğunu fiyatlıyor. ABD'de Biden yönetiminin altyapı ve yeşil enerji yatırımları, pandemi sonrası genişlemeci maliye politikalarıyla birleşince bütçe açığı GSYH'nin yüzde 6'sına yaklaştı. Bu düzeyde bir açık, ekonominin tam istihdamda olduğu bir dönemde daha önce nadiren görülmüştü. Özel sektör yatırımları ve tüketici harcamaları da gücünü korurken, Hazine'nin borçlanma ihtiyacı artıyor. Arz fazlası tahvil fiyatlarını aşağı iterken getirileri yukarı itiyor.
Küresel Etkiler ve Ekonomik Dönüşüm
Tahvil piyasasındaki bu hareket sadece ABD'ye özgü değil. Almanya, İngiltere, Japonya gibi gelişmiş ülkelerde de benzer bir trend gözleniyor. 10 yıllık Alman Bund getirisi yüzde 2,5'in üzerine çıkarken, İngiltere'de 10 yıllık tahvil getirisi yüzde 4'ü aştı. Japonya Merkez Bankası'nın getiri eğrisi kontrol politikasını gevşetmesiyle Japonya tahvilleri de baskı altında. Bu genel yükseliş, gelişmekte olan ülkeler için de önemli sonuçlar doğuruyor. Artan küresel faizler, gelişmekte olan ülkelerin borçlanma maliyetlerini yükseltiyor ve kırılganlıkları artırıyor. Ayrıca doların güçlenmesine neden olarak, dolar cinsinden borcu olan ülkeleri daha da zor durumda bırakıyor. Artık 'bedava para' dönemi bitti. Yatırımcılar, risk primlerini yeniden değerlendiriyor.
Bu dönüşümün bir diğer boyutu da 'enflasyonun yapışkanlığı' ile ilgili. Pandemi sonrası tedarik zinciri sorunları ve enerji kriziyle başlayan fiyat artışları, hizmet sektörü ve ücretler yoluyla kalıcı hale geliyor. Merkez bankaları faiz indirimine gitmekte isteksiz. Fed Başkanı Jerome Powell, enflasyonun yüzde 2 hedefine sürdürülebilir şekilde düşene kadar faiz indirimi olmayacağını sık sık vurguluyor. Avrupa Merkez Bankası da benzer bir duruş sergiliyor. Tahvil piyasası bu noktada merkez bankalarının söylemlerine güvenmiyor ve gelecekte daha yüksek faizler için prim yapıyor. Uzun vadeli getirilerin kısa vadeli getirilerin üzerinde seyretmesi, ekonominin resesyona girmeyeceği beklentisini de yansıtıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye ekonomisi, küresel faizlerdeki bu yükselişten doğrudan etkileniyor. Artan ABD faizleri ve güçlenen dolar, Türkiye'nin ithalat maliyetlerini artırırken, ihracatçılar için de döviz cinsinden gelirleri daha değerli kılıyor. Ancak yüksek dolarizasyon ve dış borç yükü nedeniyle, Türkiye'nin kırılganlığı artıyor. Özellikle kısa vadeli dış borçların çevrilmesi zorlaşıyor. Ayrıca küresel fonların gelişmekte olan piyasalardan çıkışı, TL üzerinde baskı yaratıyor. Merkez Bankası'nın faiz politikası ile tahvil piyasası arasındaki uyum, Türkiye'nin uluslararası piyasalarda daha yüksek risk primi ödemesine neden oluyor. Bu bağlamda, Türkiye'nin yapısal reformları hızlandırarak yabancı yatırımcı güvenini yeniden kazanması kritik önem taşıyor.