İsrail, ABD'yi Ortadoğu'da yeni bir savaşa sürükledikten sonra kenara çekilip Amerikan vergi mükelleflerinin faturası izliyor. Ödünç alınan paralar bombalara dönüştü; benzin istasyonlarında ve enflasyonda milyarlarca dolar daha eridi. Tüm bu harcama, Donald Trump'ın Benjamin Netanyahu'nun oyununa gelmesiyle kapanmış olan bir boğazı yeniden açmak için yapıldı. Peki, İsrail'in Tahran ve Riyad arasında çizdiği kırmızı çizgiler neler ve bu çizgiler ABD'nin manevra alanını nasıl daraltıyor?
Gelişmenin Arka Planı
Son haftalarda yaşananlar, İsrail'in savunma doktrinindeki bir değişimi gözler önüne seriyor. İsrail, artık yalnızca kendi güvenliğini sağlamakla yetinmiyor; aynı zamanda Washington'un Ortadoğu politikasını da şekillendirmeye çalışıyor. ABD'nin Hürmüz Boğazı'nda ticari gemilere yönelik artan tehditler karşısında askeri operasyon başlatması, Tel Aviv'in uzun süredir lobicilik yaptığı bir hamleydi. Ancak İsrail'in bu noktaya nasıl geldiği, bölgesel dinamiklerin nasıl değiştiğini gösteriyor.
Eski ABD Başkanı Donald Trump döneminde İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan çekilme kararı, Tahran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini artırmasına yol açmıştı. Bu durum, İsrail'in başını çektiği bir baskı grubunu harekete geçirdi; Tel Aviv, Washington'a İran'ın askeri kapasitesini sınırlamak için daha sert önlemler alması çağrısında bulundu. Suudi Arabistan'la ilişkilerin normalleşmesi süreci ise Riyad'ı İsrail'in yanında konumlandırdı. Böylece, Tahran'dan Riyad'a uzanan bir hatta İsrail'in belirlediği kırmızı çizgiler, ABD'nin dış politika önceliklerini belirler hale geldi.
ABD'nin bölgeden asker çekme planları, İsrail'i daha da rahatsız etti. Tel Aviv, bu boşluğu doldurabilmek için Washington'un sadık müttefiki olduğunu kanıtlama yarışına girdi. Bunun sonucunda, Hürmüz Boğazı'ndaki askeri operasyonlar, İsrail'in savunma bütçesine yaptığı katkılar ve istihbarat paylaşımı gibi konular ön plana çıktı. Ancak bu durum, ABD'nin kendi çıkarlarını ikinci plana atmasına neden oluyor; her yeni kriz, Amerikan askerlerinin ve vergi mükelleflerinin sırtına daha fazla yük bindiriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İsrail'in çizdiği kırmızı çizgiler, yalnızca İran'ı değil, aynı zamanda Suudi Arabistan'ı da yakından ilgilendiriyor. Riyad, kendi güvenlik kaygıları nedeniyle İsrail ile işbirliğini artırırken, bu durum Arap kamuoyunda büyük tepkiye yol açıyor. Filistin meselesinin çözümsüzlüğü, Suudi yönetimini halkına karşı zor durumda bırakıyor; ancak İran'ın bölgesel yayılmacılığı, Suudi liderliğini İsrail ile daha pragmatik ilişkiler kurmaya itiyor. Bu ikilem, Körfez ülkelerinin savunma harcamalarını artırmasına ve ABD'ye daha fazla bağımlı hale gelmesine yol açıyor.
Küresel ölçekte ise bu gerilim, enerji fiyatlarını istikrarsızlaştırıyor. Hürmüz Boğazı'ndaki her bir hareketlilik, petrol fiyatlarında sert dalgalanmalar yaratıyor ve dünya ekonomisini tehdit ediyor. Çin, Hindistan gibi hızla büyüyen ekonomiler, enerji arz güvenliği konusunda endişeli. ABD'nin bu bölgedeki askeri varlığını artırması, Çin'in etki alanını genişletme çabalarıyla çakışıyor. Böylece İsrail'in tercihleri, yalnızca bölgeyi değil, küresel güç dengelerini de etkiliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İsrail'in çizdiği kırmızı çizgiler ve ABD'nin bu çizgilere uygun hamleleri, Türkiye'nin bölgesel çıkarlarını doğrudan ilgilendiriyor. Türkiye, hem İran ile hem de Suudi Arabistan ile dengeli ilişkiler kurmaya çalışırken, bu ülkeler arasındaki gerilimin tırmanması Ankara'yı zor durumda bırakıyor. Özellikle enerji hatlarının güvenliği ve Irak'ın kuzeyindeki gelişmeler, Türkiye'yi yakından etkiliyor. Ayrıca, ABD'nin bölgede artan askeri varlığı, Türkiye'nin kendi güvenlik politikalarını gözden geçirmesine neden olabilir. Türkiye, bölgesel istikrarı sağlamak için diplomatik girişimlere ağırlık vermeli ve taraflar arasında arabuluculuk rolü üstlenmelidir.