İran'a yönelik son haftalarda artan askeri saldırılar, ABD'nin eski Başkanı Donald Trump döneminde imzalanan nükleer anlaşmanın bölgedeki istikrarı sağlamada ne kadar yetersiz kaldığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Taraflar, bir yandan karşılıklı misillemelerle çatışma sarmalına gömülürken, diğer yandan yarım kalmış ve sonuçsuz diplomatik girişimlerle çıkış yolu arıyor. Bu durum, Orta Doğu'nun en kritik güç dengelerinden birini oluşturan İran dosyasında kalıcı bir çözümün hâlâ çok uzakta olduğunu gösteriyor.
Saldırıların Arka Planı ve Anlaşmanın Çöküşü
Son saldırı dalgası, İran'ın nükleer programına ilişkin uluslararası toplumun endişelerini yeniden alevlendirdi. İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik son yıllarda artan gizli ve açık operasyonları, Tahran yönetiminin uranyum zenginleştirme faaliyetlerini hızlandırmasıyla karşılık buldu. Trump'ın 2018'de anlaşmadan tek taraflı çekilmesi ve ardından uyguladığı 'maksimum baskı' politikası, anlaşmanın temelini oluşturan güven ortamını tamamen yok etti. Bu süreçte İran, anlaşmadaki yükümlülüklerini kademeli olarak askıya alırken, Batılı ülkeler de Tahran'a yönelik yaptırımları artırdı.
Uzmanlara göre, mevcut durum iki tarafın da kazançlı çıkamayacağı bir oyun teorisi senaryosuna dönüşmüş durumda. İran, ekonomik baskılar altında nükleer programını pazarlık kozu olarak kullanmaya çalışırken; ABD ve müttefikleri, Tahran'ın bölgesel nüfuzunu kırmak için askeri seçenekleri masada tutuyor. Ancak bu karşılıklı caydırıcılık stratejisi, tarafları sürekli bir gerilim ve kriz döngüsüne hapsediyor. Diplomatik kanalların tıkanması, arabuluculuk girişimlerinin de etkisiz kalmasına neden oluyor; örneğin, Avrupa Birliği'nin son dönemde yürüttüğü müzakerelerde somut bir ilerleme kaydedilemedi.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İran'a yönelik saldırılar, sadece iki ülke arasındaki bir çatışma olmaktan çıkmış, bölgesel bir savaş riskini de beraberinde getiriyor. İran'ın vekil güçleri olarak bilinen Hizbullah, Husiler ve Irak'taki Şii milisler, bu gerilimin bölgeye yayılmasına neden oluyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri, İran'ın misilleme tehditleri karşısında hava savunma sistemlerini güçlendirirken, küresel enerji piyasaları da bu gelişmelere duyarlılığını koruyor. Özellikle Hürmüz Boğazı'ndaki gerginlik, petrol fiyatlarının dalgalanmasına yol açarak dünya ekonomisini etkiliyor.
Öte yandan, Rusya ve Çin'in İran'a verdikleri destek, dosyayı daha da karmaşık hale getiriyor. Moskova ve Pekin, Batı'nın İran'a yönelik yaptırımlarını delmekte ve Tahran'la askeri iş birliğini artırmakta kararlı görünüyor. Bu durum, Orta Doğu'daki güç mücadelesinin küresel bir boyut kazandığını ortaya koyuyor. ABD ise Çin ve Rusya'ya karşı stratejik rekabetinde İran dosyasını öncelikli gündem maddesi olarak tutuyor; ancak bu yaklaşımın bölgede kalıcı bir çözüm için yeterli olmadığı giderek daha fazla kabul görüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'daki bu çatışma ortamı, Türkiye için doğrudan güvenlik riskleri barındırıyor. İran sınırındaki istikrarsızlık, terör örgütlerinin hareket alanını genişletebilir; ayrıca, enerji tedarik güvenliği açısından Türkiye, İran doğalgazına kısmen bağımlı olduğu için bu durumdan etkilenme ihtimaline sahiptir. Türkiye'nin uzun süredir savunduğu diplomasi ve diyalog vurgusu, bu krizde daha da anlam kazanıyor. Ancak, ABD ile müttefiklik ilişkilerindeki dengeler ve İran'la sınır ötesi operasyonlardaki hassasiyetler dikkate alındığında, Türkiye'nin denge politikası izlemekte zorlanabileceği de açık. Bu gelişmeler, Ankara'nın bölgesel istikrar için aktif bir arabuluculuk rolü oynamasını gerektirebilir.