Suudi Arabistan, 10 Eylül 2026'da Husiler olarak bilinen Ensarullah'ın Yemen'in Kızıldeniz kıyı şeridini ve Bab el-Mendeb Boğazı'ndaki stratejik adaları ele geçirmesinin ardından Yemen'deki savaşa geri döndü. Bu hamle, uzun süredir devam eden çatışmada dengeleri değiştirirken Riyad yönetimini yeniden askeri bir çözüm arayışına itti. Husilerin bu kazanımı, Suudi Arabistan'ın güney komşusundaki nüfuzunu ve bölgesel güvenlik stratejisini ciddi biçimde tehdit ediyor.
Gelişmenin arka planı
Yemen'de 2014'ten bu yana süren iç savaş, 2015'te Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun müdahalesiyle uluslararası bir boyut kazanmıştı. Ancak son yıllarda taraflar arasında zaman zaman ateşkesler sağlanmış, BM arabuluculuğunda barış görüşmeleri yapılmıştı. 2026 Eylül'ünde Husilerin Kızıldeniz kıyısı ve Bab el-Mendeb'deki adaları kontrol altına alması, bu kırılgan barış sürecini büyük ölçüde akamete uğrattı. Stratejik öneme sahip bu bölge, küresel deniz ticaretinin can damarı olan Bab el-Mendeb Boğazı'na hâkim konumda. Husilerin buradaki varlığı, Suudi Arabistan'ın güney sınırlarını ve Kızıldeniz'deki ticaret yollarını doğrudan tehdit ediyor.
Suudi Arabistan'ın savaşa dönüş kararının arkasında, Husilerin artan askeri kapasitesi ve İran'ın bölgedeki etkisini dengeleme çabası yatıyor. Riyad, Husilerin Bab el-Mendeb'i kontrol etmesini, İran'ın bölgedeki uzantısı olarak görüyor ve bu durumun kendi ulusal güvenliği için kabul edilemez olduğunu değerlendiriyor. Ayrıca, Suudi Arabistan'ın Yemen'deki meşru hükümeti desteklemeye devam etme taahhüdü, savaşa yeniden müdahalenin resmi gerekçesini oluşturuyor. Ancak sahadaki askeri dengeler, Husilerin son kazanımlarıyla Suudi Arabistan ve müttefiklerinin aleyhine dönmüş durumda.
Bu gelişme, Suudi Arabistan'ın Yemen politikasında bir dönüm noktası olarak nitelendiriliyor. Ülke, bir yandan askeri operasyonlarla Husileri geri püskürtmeye çalışırken, diğer yandan da diplomatik kanalları açık tutma çabasında. Ancak Husilerin Eylül 2026'daki ilerleyişi, Riyad'ın askeri seçeneği öne çıkarmasına yol açtı. Suudi yetkililer, Husilerin Kızıldeniz'deki varlığının uluslararası deniz güvenliği için de tehdit oluşturduğunu vurgulayarak, uluslararası toplumu ortak hareket etmeye çağırıyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Yemen'deki çatışma, yalnızca Suudi Arabistan ile Husiler arasında bir savaş değil; aynı zamanda İran ile Suudi Arabistan arasındaki bölgesel nüfuz mücadelesinin bir yansıması. Husilerin Bab el-Mendeb Boğazı'nı kontrol etmesi, İran'ın Kızıldeniz'deki etkisini artırması anlamına geliyor. Bu durum, başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin ve bölgesel aktörlerin tepkisini çekiyor. Bab el-Mendeb, dünya deniz ticaretinin yaklaşık yüzde 12'sinin geçtiği kritik bir geçiş noktası. Husilerin burada kontrol sağlaması, küresel tedarik zincirleri ve enerji taşımacılığı için risk oluşturuyor.
Uluslararası toplum, Husilerin ilerleyişini endişeyle izliyor. Birleşmiş Milletler, taraflara itidal çağrısında bulunurken, ABD ve Avrupa ülkeleri Kızıldeniz'deki seyrüsefer özgürlüğünün korunması gerektiğini vurguluyor. Suudi Arabistan'ın askeri müdahalesi, bölgesel bir savaşın kapısını aralayabilir. Öte yandan, Yemen'deki insani durum da derinleşiyor; milyonlarca kişi insani yardıma muhtaç durumda ve çatışmaların yeniden alevlenmesi, bu krizi daha da kötüleştirebilir.
Suudi Arabistan'ın Yemen'e dönüşü, aynı zamanda Körfez ülkeleri arasındaki ilişkileri de etkileyebilir. BAE ve diğer koalisyon ortaklarının bu yeni askeri harekâta nasıl destek vereceği, bölgesel ittifakların geleceği açısından belirleyici olacak. Katar ve Kuveyt gibi ülkelerin diplomatik çözüm çağrıları ise savaşın yayılmasını önleme çabaları olarak öne çıkıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Yemen'deki çatışmada doğrudan taraf olmasa da, Suudi Arabistan'ın savaşa dönüşü Türk dış politikası ve bölgesel güvenlik açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Türkiye, Husilerin Bab el-Mendeb'deki kontrolünün Kızıldeniz'deki ticaret yollarını tehdit etmesi nedeniyle deniz güvenliği endişelerini paylaşıyor. Ayrıca, Yemen'deki istikrarsızlığın artması, bölgesel göç hareketlerini ve insani krizi derinleştirebilir. Türkiye, Suudi Arabistan ile son dönemde geliştirdiği diyalog kanallarını kullanarak hem Riyad ile ilişkilerini korumak hem de çatışmanın diplomatik yollarla çözülmesi için arabuluculuk yapmak isteyebilir. Bununla birlikte, Türkiye'nin Yemen'deki meşru hükümete verdiği destek ve İran ile olan karmaşık ilişkileri, bu denklemi zorlaştırıyor. Enerji arz güvenliği ve ticaret rotalarının korunması, Ankara'nın öncelikleri arasında yer alıyor.