Pazartesi sabahı musluğumu açtığımda su yerine sadece bir damlama geldi. Saçımı yıkamak, kahve yapmak, hatta tuvaleti çekmek imkansızdı. Ama sokaktaki komşularıma baktığımda hiçbiri sinirli değildi. Ne göz deviren vardı ne de tınırdatan. Su şirketine küfür eden yoktu. Herkes sanki bu durumu bekliyormuş gibi sakindi. Bu beni düşündürdü: Neden sadece ben rahatsız olmuştum? Altyapı çöküşlerine karşı toplumsal bir duyarsızlık mı gelişiyor?
Sıradan bir gün, olağan bir kriz
O sabah İngiltere'nin güneyindeki bir kasabada, ana su borusunun patlaması nedeniyle yüzlerce ev susuz kaldı. Su şirketi 'beklenmedik arıza' açıklaması yaptı ve onarımın 24 saat süreceğini duyurdu. O gün boyunca ne diş fırçalayabildim ne de çamaşır yıkayabildim. Marketten şişe su almak için kuyruğa girdiğimde, insanların yüzünde ne öfke ne de şaşkınlık vardı. 'Yine mi?' der gibi bir kabullenme hali. Su kıtlığı ve altyapı sorunları artık o kadar sık yaşanıyor ki, insanlar tepki vermeyi bırakmıştı.
İklim krizi ve yaşlanan altyapı, su kaynaklarını giderek daha kırılgan hale getiriyor. İngiltere'de her yıl binlerce su borusu patlıyor; özellikle yaz aylarında artan talep ve kuraklık nedeniyle. Ama toplum, bu sistemik sorunlara bireysel bir çözüm bulamayacağını düşünüp sessizleşiyor. 'Ne yapabilirim ki?' diyen bir çaresizlik yaygınlaşıyor. Oysa ki, vatandaşların tepkisi ve talepleri olmadan şirketler ve hükümetler altyapı yatırımı yapmaya yanaşmıyor.
Küresel bir sessizlik salgını
Bu durum sadece İngiltere'ye özgü değil. Gelir düzeyi yüksek ülkelerde dahi su kesintileri, elektrik arızaları, ulaşım aksamaları gibi temel hizmet sorunları karşısında toplumsal tepkisizlik artıyor. İnsanlar, 'bu hep böyle' diyerek kabulleniyor. Oysa birkaç on yıl önce aynı ülkelerde küçük bir aksaklık büyük protestolara yol açardı. Bugün ise insanların beklentileri o kadar düşmüş durumda ki, temel hizmetlerdeki aksamaları olağan karşılıyorlar. Bu durum, iklim kriziyle mücadele için gerekli kolektif eylemi de zayıflatıyor. Herkes kendi başının çaresine bakarsa, sistem değişmiyor.
Özellikle gelişmiş ülkelerde altyapı yatırımlarının azalması, iklim değişikliğinin etkileriyle birleşince su, enerji ve ulaşım sistemleri giderek daha sık çöküyor. Ancak bu çöküşlerin normalleşmesi, demokratik denetim mekanizmalarını da zayıflatıyor. Hükümetler ve özelleştirilmiş şirketler, vatandaşlardan gelen baskı olmadığı için yatırımları erteliyor. Bu bir kısır döngü: Altyapı kötüleştikçe insanlar daha az şikayet ediyor, daha az talep ediyor, sonuçta her şey daha da kötüleşiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye'de de özellikle büyükşehirlerde altyapı sorunları ve su kesintileri sıkça yaşanıyor. Ancak toplumsal tepki düzeyi, İngiltere'dekinden farklı olarak, daha yüksek ve hızlı organize olabiliyor. Yine de iklim kriziyle birlikte su kaynaklarının azalması ve yaşlanan altyapı, Türkiye'yi de benzer bir normalleşme tuzağına itebilir. Suyun özelleştirilmesi ve tarımsal su kullanımındaki verimsizlik, zaten kırılgan olan sistemi daha da riskli hale getiriyor. Bu haber, Türkiye'deki su yönetimi politikalarının ne kadar sürdürülebilir olduğunu sorgulatıyor. Vatandaşların sesini yükseltmemesi, altyapı yatırımlarının ertelenmesine ve gelecekte daha büyük krizlere yol açabilir. Bölgesel olarak ise, Türkiye'nin su sıkıntısı çeken komşularıyla karşılaştırıldığında görece iyi durumda olduğu söylenebilir, ancak iklim değişikliği bu avantajı hızla erozyona uğratıyor.