Britanyalı stratejist Jack Watling, yakında yayımlanacak 'Statecraft: The New Rules of Power in a Divided World' (Macmillan, 2026) adlı kitabında, günümüzün kutuplaşmış dünya düzeninde devlet yönetiminin (statecraft) temel kurallarını yeniden tanımlıyor. Watling'e göre, İran'a karşı yürütülen savaş, devlet yönetiminde zoraki hataların ve kendi kendine atılan gollerin bir panoramasını sunuyor. İyi devlet yönetiminin amacı, bir devletin araçlarının ve yönetim repertuarının bütünleşik bir şekilde uygulanmasıdır. Ancak modern çatışmalar, bu bütünlüğün ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Devlet Yönetiminin Yeni Kuralları
Watling, kitabında devletlerin değişen güç dinamikleri karşısında nasıl ayakta kalabileceğini sorguluyor. Yazar, Soğuk Savaş sonrası dönemde askeri müdahalelerin ve ekonomik yaptırımların beklenen sonuçları vermediğini, bunun yerine karmaşık ve öngörülemez sonuçlar doğurduğunu vurguluyor. Özellikle İran örneği, askeri gücün tek başına yeterli olmadığını, diplomatik, ekonomik ve kültürel araçların eşgüdümlü kullanılması gerektiğini ortaya koyuyor. Watling, 'devlet aklı' (raison d'état) kavramının yeniden yorumlanması gerektiğini, çünkü ulusal çıkarların artık küresel bağlantılardan bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Watling'in analizi, sadece İran'la sınırlı kalmıyor; Orta Doğu'dan Asya-Pasifik'e kadar geniş bir coğrafyada devletlerin karşı karşıya olduğu ortak sorunları ele alıyor. Yazar, güç dengesinin kaydığı bir dünyada, küçük ve orta ölçekli devletlerin nasıl manevra yapması gerektiğini inceliyor. Özellikle çok kutuplu düzenin yükselişi, devletlerin ittifaklarını ve stratejik önceliklerini yeniden değerlendirmesine yol açıyor. Watling, 'stratejik başarısızlık' olarak adlandırdığı bu dönemde, devletlerin kısa vadeli kazançlar yerine uzun vadeli istikrarı hedeflemesi gerektiğini belirtiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, jeopolitik konumu ve çok boyutlu dış politikasıyla Watling'in tanımladığı stratejik belirsizlikten doğrudan etkileniyor. Ankara'nın hem Batı ittifakları hem de bölgesel güçlerle denge politikası, İran örneğinde olduğu gibi, araçların bütünleşik kullanımını gerektiriyor. Türkiye'nin Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz'deki angajmanı, devlet yönetiminde koordinasyonun önemini gösteriyor. Watling'in vurguladığı gibi, Türkiye de kısa vadeli askeri başarılardan çok, sürdürülebilir diplomatik ve ekonomik stratejilere odaklanmalıdır. Bu bağlamda, kitap Türk dış politika yapıcıları için güncel bir rehber niteliği taşıyor.