Silahlı çatışmalarda sivil altyapının sistematik olarak hedef alınması, uluslararası insancıl hukuk (IHL) ile sahadaki gerçeklikler arasındaki uçurumu derinleştiriyor. Son yıllarda Suriye, Yemen, Ukrayna ve Gazze gibi çatışma bölgelerinde hastaneler, okullar, enerji tesisleri ve su şebekeleri defalarca vurulurken, bu saldırıların failleri çoğu zaman cezasız kalıyor. IHL'nin temel ilkelerinden ayrım gözetme ve orantılılık, modern savaşın asimetrik ve teknolojik doğası karşısında giderek daha fazla erozyona uğruyor. Bu durum, sivil korumaya yönelik mevcut normların yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Gelişmenin Arka Planı: Hukukun Üstünlüğü Mü, İhlal Mi?
Uluslararası insancıl hukuk, sivilleri çatışmaların etkilerinden korumak amacıyla Cenevre Sözleşmeleri ve ek protokollerle şekillenmiştir. Ancak, günümüz silahlı çatışmalarında taraflar, sivil altyapıyı ya doğrudan hedef almakta ya da askeri hedeflerle sivil nesneleri birbirinden ayırmamaktadır. Örneğin, Ukrayna'da Rus kuvvetlerinin enerji altyapısına yönelik saldırıları, sivil nüfusu kış aylarında temel hizmetlerden mahrum bırakmıştır. Benzer şekilde, Gazze'de İsrail ordusunun hastaneleri ve okulları vurması, uluslararası toplumun tepkisini çekmiş ancak etkili bir yaptırım mekanizması işletilememiştir.
Sivil altyapının yıkımı, yalnızca anlık can kaybına yol açmakla kalmayıp, uzun vadeli toplumsal çöküşe de neden olur. Su ve sanitasyon sistemlerinin tahribi, salgın hastalıkları tetiklerken, eğitim ve sağlık tesislerinin yok edilmesi, bir neslin geleceğini karartmaktadır. IHL'nin bu noktada caydırıcı olamaması, devletlerin ve uluslararası örgütlerin hukukun üstünlüğünü tesis etme konusundaki siyasi irade eksikliğini gözler önüne sermektedir.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Normların Çöküşü ve Yeni Tehditler
Sivil altyapıya yönelik saldırılar, yalnızca çatışma bölgelerini değil, küresel istikrarı da tehdit etmektedir. Ukrayna'da tahıl ihracatını engelleyen mayınlı tarlalar ve liman saldırıları, dünya gıda fiyatlarını artırmıştır. Yemen'de Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun hava saldırıları, sivil havalimanlarını ve limanları hedef alarak insani yardım akışını kesintiye uğratmıştır. Bu tür eylemler, IHL'nin temel ilkesi olan ayrım gözetme yükümlülüğünün ihlali anlamına gelmekle birlikte, uluslararası ceza mahkemelerinin müdahale kapasitesi sınırlı kalmaktadır.
Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) ve Birleşmiş Milletler, sivil altyapının korunması için daha güçlü mekanizmalar çağrısında bulunmaktadır. Ancak, BM Güvenlik Konseyi'nde veto yetkisine sahip ülkelerin çatışmalardaki taraflarla ilişkileri, yaptırım kararlarının çıkmasını engellemektedir. Bu bağlamda, IHL'nin evrensel uygulanabilirliği sorgulanmakta; hukukun siyasi çıkarlar karşısında nasıl ayakta kalacağı tartışılmaktadır. Ayrıca, yapay zeka ve otonom silah sistemleri gibi yeni teknolojiler, sivil hedeflerin belirlenmesinde hata payını artırarak mevcut hukuki boşlukları derinleştirmektedir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, coğrafi konumu gereği silahlı çatışmaların doğrudan etkisine maruz kalan bir ülke olarak, IHL'nin uygulanabilirliğini yakından takip etmektedir. Suriye ve Irak'ta terör örgütleriyle mücadele kapsamında sivil altyapının korunması, Türkiye'nin insani diplomasi ve sınır ötesi operasyonlarında öncelikli bir konudur. Bu gelişme, Türkiye'nin uluslararası hukukun üstünlüğünü savunma pozisyonunu güçlendirirken, aynı zamanda kendi operasyonlarının da uluslararası denetime tabi olduğu gerçeğini hatırlatmaktadır. Ayrıca, Türkiye'nin İHA/SİHA teknolojisi ihracatı, sivil hedef alma riskini minimize eden protokollerin geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda, IHL'nin revizyonu tartışmalarına Türkiye'nin aktif katılımı, hem mevcut çatışmalardaki konumunu hem de gelecekteki caydırıcılığını etkileyecektir.