Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), Taliban yönetimi altında insanlık dışı koşullarda yaşayan Afgan kadınlar için adaletin son kalesi olmaya devam ediyor. Ancak ABD Başkanı Donald Trump'ın mahkemeyi dağıtma yönündeki açık tehditleri, bu umudu ciddi şekilde tehdit ediyor. Trump'ın yemin töreninin ardından imzaladığı kararname ile ICC'ye yönelik yaptırımları yeniden yürürlüğe koyması, uluslararası hukuk açısından yeni bir cezasızlık döneminin habercisi olarak değerlendiriliyor. Bu gelişme, özellikle Taliban'ın kadınlara yönelik uyguladığı sistematik ayrımcılık ve şiddetin hesabının sorulamaması anlamına gelebilir.
ICC'nin Afgan Kadınları İçin Önemi
Uluslararası Ceza Mahkemesi, 2002 yılında Roma Statüsü ile kuruldu ve savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım gibi ağır suçları yargılama yetkisine sahip. Afganistan, 2003 yılında Roma Statüsü'nü imzalayarak ICC'nin yetkisini tanıdı. Bu nedenle, Taliban'ın 2021'de yeniden iktidara gelmesinden sonra kadınlara yönelik uyguladığı zulüm, ICC'nin soruşturma alanına giriyor. Mahkeme, Afganistan'da işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarla ilgili soruşturma başlatmış durumda. Taliban'ın kız çocuklarının eğitim hakkını elinden alması, kadınların kamu hayatından dışlanması ve şiddete maruz kalmaları, uluslararası hukuk açısından suç teşkil ediyor. Afgan kadınlar, yaşadıkları acıların hesabının sorulabileceği tek uluslararası mecra olan ICC'ye büyük umut bağlamış durumdalar.
Ancak Trump'ın bu hafta ICC'ye yönelik yaptırım kararnamesi imzalaması, mahkemenin çalışmalarını ciddi şekilde engelleyebilir. Kararname, ICC personeline ve mahkemeyle iş birliği yapan ülkelere ekonomik ve seyahat yaptırımları öngörüyor. Bu durum, mahkemenin soruşturmalarını yürütmesini neredeyse imkansız hale getirebilir. Özellikle Afganistan gibi kırılgan ülkelerde adalet arayışı, bu tür bir baskı karşısında büyük darbe alacaktır.
Küresel Cezasızlık Dalgası
Trump'ın bu hamlesi sadece Afgan kadınları değil, dünya genelinde insan hakları ihlallerine maruz kalan tüm toplumları etkileyecek bir nitelik taşıyor. ICC, bugüne kadar Kongo, Sudan, Orta Afrika Cumhuriyeti, Uganda ve Mali gibi ülkelerde işlenen savaş suçlarını yargılamıştı. Mahkemenin caydırıcılığı zayıflarsa, savaş ağaları ve otoriter rejimler daha cesur hareket edebilir. Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kuruluş felsefesi, 'savaş suçluları artık cezasız kalmayacak' ilkesine dayanıyor. Bu ilkenin çökmesi, küresel çapta insan hakları ihlallerinin artmasına yol açabilir. Ayrıca, ICC'nin zayıflaması, uluslararası toplumun ortak değerlerinin erozyona uğraması anlamına geliyor. Rusya'nın Ukrayna'da işlediği savaş suçları, Myanmar'da Rohingya Müslümanlarına yönelik soykırım gibi vakalar, uluslararası adalet mekanizmalarının ne kadar hayati olduğunu gösteriyor.
ABD'nin ICC'ye yönelik düşmanca tutumu yeni değil. Washington, 2002 yılında mahkemenin kurulmasından bu yana ICC'yi kendi vatandaşları için bir tehdit olarak görüyor. Trump'ın ilk döneminde ICC Başsavcısı Fatou Bensouda'ya yaptırım uygulanmış, bu yaptırımlar Biden döneminde kaldırılmıştı. Şimdi ise yaptırımların daha da genişletilmesi söz konusu. Bu durum, uluslararası hukukun evrenselliği ilkesini zedeliyor ve mahkemenin tarafsızlığına gölge düşürüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, İslam dünyasında kadın hakları konusunda önemli bir model ülke konumunda. Afganistan'daki kadın hakları ihlalleri, Türkiye'nin tarihsel ve kültürel bağları nedeniyle yakından takip ediliyor. Türkiye, ICC'nin zayıflaması durumunda uluslararası hukukta yaşanacak boşluğun, Orta Doğu ve Kafkasya'da insan hakları ihlallerini artırabileceği endişesi taşıyor. Ayrıca, Türkiye'nin sınır komşusu olan bölgelerdeki istikrarsızlık, bu tür gelişmelerden doğrudan etkilenebilir. Türkiye, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren kadın haklarını güçlendirmek için önemli adımlar atmıştır. Bu nedenle, uluslararası adalet mekanizmalarının korunması, Türkiye'nin dış politika öncelikleri arasında yer almalıdır. ICC'nin etkisizleşmesi, sadece Afgan kadınların değil, tüm bölgede insan hakları mücadelesinin sekteye uğramasına yol açabilir. Türkiye'nin bu süreçte uluslararası toplumla birlikte hareket ederek adaletin sağlanması için diplomasi kanallarını kullanması büyük önem taşıyor.