NATO, Ankara’da gerçekleştirdiği zirveyi, ittifak içindeki derin görüş ayrılıklarına rağmen bir dağılma yaşanmadan atlattı. Ancak uzmanlara göre, bu durum ittifakın güçlendiği anlamına gelmiyor. Tam aksine, NATO’nun hâlâ ikinci bir stratejik “yumruk”tan, yani belirleyici bir askerî ve siyasi güç odağından yoksun olduğu görülüyor. Zirve, özellikle Türkiye’nin veto yetkisini ve pazarlık gücünü sergilediği bir sahne haline gelirken, ittifakın gelecekteki genişleme ve savunma stratejileri konusunda somut adımlar atılamadı.
Gelişmenin arka planı: Zirvenin kritik eşikleri
Ankara’da düzenlenen NATO zirvesi, İsveç’in üyeliği, Doğu kanadının güçlendirilmesi ve terörle mücadele gibi gündem maddeleriyle toplandı. Zirve öncesinde Türkiye, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerine yönelik tutumuyla ittifakı zor durumda bırakmıştı. Nihayetinde varılan mutabakat, Türkiye’nin taleplerinin kısmen karşılandığı bir uzlaşmayı yansıttı. Ancak bu uzlaşma, ittifak içindeki asıl sorunu –yani ortak bir stratejik vizyon eksikliğini– çözmedi. Zirvede alınan kararlar arasında savunma harcamalarının artırılması, Doğu Avrupa’ya konuşlandırılacak kuvvetlerin güçlendirilmesi ve Ukrayna’ya desteğin sürdürülmesi yer alsa da, bu kararların uygulanabilirliği konusunda ciddi endişeler var.
NATO’nun en önemli zaaflarından biri, üye ülkeler arasındaki güven bunalımı. Özellikle Macaristan ve Türkiye’nin ittifak kararlarını veto edebilme gücü, NATO’nun işleyişini sorgulanır hale getiriyor. Ayrıca, savunma harcamalarının GSYİH’nin yüzde 2’sine çıkarılması hedefi birçok üye tarafından hâlâ tam olarak karşılanmış değil. Bu durum, NATO’nun caydırıcılık kapasitesini zayıflatıyor.
Bölgesel ve küresel boyut: İkinci bir yumruk neden gerekli?
NATO’nun “ikinci bir yumruk”tan yoksun olması, ittifakın yalnızca ABD liderliğine bağımlı kalması anlamına geliyor. Avrupa ülkeleri, kendi savunma kapasitelerini artırmak ve ABD’ye alternatif bir güç odağı oluşturmak konusunda yetersiz kalıyor. Bu durum, özellikle Orta Doğu ve Doğu Avrupa’da NATO’nun etkinliğini sınırlıyor. Türkiye’nin S-400 krizi, Doğu Akdeniz’deki enerji anlaşmazlıkları ve Suriye politikası, ittifak içindeki uyum sorunlarını daha da derinleştiriyor. Ayrıca, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra NATO’nun genişleme politikası hız kazanmış olsa da, ittifakın yeni üyeleri entegre etme kapasitesi sınırlı. Özellikle İsveç’in üyeliği, Türkiye’nin güvenlik endişeleri nedeniyle gecikmiş, bu da ittifakın karar alma mekanizmalarındaki zafiyeti ortaya çıkarmıştır.
Küresel ölçekte ise NATO’nun Çin’e yönelik politikası henüz olgunlaşmamış durumda. Pasifik bölgesinde artan Çin etkisine karşı Avrupa ülkeleri arasında bir fikir birliği bulunmuyor. Bu belirsizlik, NATO’nun “küresel ortaklık” arayışını zorlaştırıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Ankara zirvesi, Türkiye’nin NATO içindeki pazarlık gücünü ve veto yetkisini bir kez daha gösterdi. Türkiye, İsveç’in üyeliği konusunda elde ettiği tavizlerle kendi güvenlik endişelerini kısmen gidermiş olsa da, ittifak içindeki konumu hâlâ kırılgan. Batı ile yaşanan güven bunalımı, Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerini dengeleme stratejisini zorlaştırıyor. Öte yandan, NATO’nun Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’daki etkisizliği, Türkiye’nin bölgesel güç olarak kendi inisiyatiflerini geliştirmesine (örneğin Libya ve Suriye politikaları) alan açıyor. Ancak uzun vadede, Türkiye’nin NATO’da kalmakla alternatif ittifak arayışları arasındaki dengeyi iyi yönetmesi gerekiyor. Bu durum, Türk dış politikasının geleneksel Batı yönelimli stratejisiyle, artan milliyetçi ve bağımsız söylem arasındaki gerilimi de yansıtıyor.