Küresel ticaret, jeopolitik gerilimler, korumacı politikalar ve tedarik zincirinde yaşanan kırılmaların gölgesinde yeni bir döneme hazırlanıyor. Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) verilerine göre, 2023 yılında küresel mal ticareti hacmi bir önceki yıla göre sadece yüzde 0,8 artışla yavaşlama eğilimini sürdürürken, 2024 tahminleri büyümenin yüzde 2,6’ya ulaşabileceğini gösteriyor. Ancak bu iyimser tablo, ABD-Çin ticaret savaşlarının yeniden alevlenmesi, Avrupa Birliği’nin karbon sınır düzenlemeleri ve yükselen enflasyonist baskılar gibi faktörlerle gölgeleniyor. Uzmanlar, geleneksel serbest ticaret modelinin yerini giderek daha fazla bölgeselleşme ve stratejik otonomi arayışına bıraktığını belirtiyor.
Gelişmenin Arka Planı: Yeşil Dönüşüm ve Rekabetçilik
Küresel ticaretin geleceğini şekillendiren temel dinamiklerden biri, yeşil dönüşüm politikaları ve dijitalleşme. Avrupa Birliği’nin (AB) 2026’da tam olarak yürürlüğe girmesi planlanan Karbon Sınır Düzenleme Mekanizması (CBAM), ithal ürünlere karbon ayak izine göre ek maliyet getirecek. Bu düzenleme, gelişmekte olan ülkelerin AB pazarına erişimini zorlaştırabilir. Öte yandan, Çin ve ABD arasındaki teknoloji rekabeti, çip üretimi, nadir toprak elementleri ve yeşil enerji teknolojilerinde tedarik zincirlerinin yeniden kurgulanmasına yol açıyor. ABD’nin Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA) ve CHIPS Yasası gibi teşvikler, yerli üretimi artırmayı ve Çin’e olan bağımlılığı azaltmayı hedefliyor.
Bununla birlikte, Dünya Ticaret Örgütü’nün reform çabaları sürüyor ancak üye ülkeler arasındaki görüş ayrılıkları nedeniyle somut adımlar sınırlı kalıyor. DTÖ’nün tahkim mekanizmasının işlevsiz kalması, ticaret anlaşmazlıklarının çözümünde belirsizlik yaratıyor. Bu ortamda, birçok ülke ikili veya bölgesel ticaret anlaşmalarına yöneliyor. Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi (IPEF) ve Afrika Kıtasal Serbest Ticaret Anlaşması (AfCFTA) bunun örnekleri arasında.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Bloklaşma Riski
Küresel ticarette bloklaşma eğilimleri artıyor. ABD ve Batılı müttefikleri, Çin’in ekonomik yükselişine karşı teknoloji transferlerini sınırlandırarak ve kritik minerallerde tedarik zincirlerini çeşitlendirerek bir “çevreleme” stratejisi izliyor. Çin ise Kuşak ve Yol İnisiyatifi ve Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCEP) gibi mekanizmalarla kendi ticaret ağını genişletiyor. Bu durum, soğuk savaş dönemindeki gibi keskin bir ayrışma anlamına gelmese de ticaretin giderek jeopolitik eksenli bir hal aldığını gösteriyor.
Gelişmekte olan ülkeler içinse zorluklar ve fırsatlar bir arada. Yeni düzenlemelere uyum maliyeti yüksekken, yeşil dönüşüm ve dijitalleşme alanlarına yatırım yapan ülkeler rekabet avantajı elde edebilir. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası, küresel ticaretin parçalanmasının uzun vadede küresel GSYİH’de yüzde 7’ye varan kayıplara yol açabileceği uyarısında bulunuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, küresel ticaretteki bu dönüşümden doğrudan etkilenecek ülkeler arasında. AB ile Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve yeşil dönüşüm kriterlerine uyum, ihracatçılar için acil bir öncelik haline gelmiş durumda. Aynı zamanda Türkiye, Çin ve Rusya ile ticari ilişkilerini sürdürürken Batı ile uyumlu bir denge politikası izlemek zorunda. Özellikle elektrikli araç bataryaları ve yenilenebilir enerji ekipmanları gibi yüksek teknolojili alanlarda yatırım çekme potansiyeli bulunan Türkiye, tedarik zincirlerinde bir üs haline gelebilir. Ancak yüksek enflasyon ve kur belirsizliği gibi yapısal sorunlar, dış ticaretteki fırsatları sınırlayabilir.