Katolik inancı ile ulusal güvenlik alanındaki uzmanlığını birleştiren bir akademisyen, yapay zekanın (YZ) askeri amaçlarla kullanımında sorumluluk ve etik ilkeleri merkeze alan bir yaklaşım öneriyor. Kendi kimliğindeki iki farklı alanın –derin bir dini bağlılık ve güvenlik politikalarına duyulan ilginin– zaman zaman karşı karşıya geldiğini itiraf eden uzman, bu gerilimden yola çıkarak silahlı çatışmalarda yapay zeka kullanımına dair kapsamlı bir etik çerçeve sunuyor. Özellikle otonom silah sistemlerinin hızla geliştiği günümüzde, bu tartışma hem uluslararası hukuk hem de insanlık vicdanı açısından kritik bir önem taşıyor.
İnanç ve teknoloji arasındaki çatışma
Yirmi yılı aşkın süredir Katolik olan yazar, bir arkadaşının davetiyle katıldığı ayinin ardından hayatını değiştiren bu kararı alır. O günden beri inancı, hem ruhsal hem de etik bir pusula işlevi görmüştür. Ancak ulusal güvenlik alanında çalışan biri olarak, yapay zekanın savaş alanında kullanılması fikri onu derinden rahatsız eder. “Bir insanın hayatına son verme kararını bir algoritmaya bırakmak, en temel ahlaki ilkelerimle çelişiyor” diyen akademisyen, yine de YZ’nin tamamen reddedilmesinin de gerçekçi olmadığını belirtiyor. Askeri teknolojinin geri döndürülemez biçimde ilerlediğini kabul ederek, sorumlu kullanım için bir orta yol arayışına girmiş durumda.
Bu bağlamda geliştirdiği çerçeve, üç temel ilkeye dayanıyor: anlamlı insan kontrolü, orantılılık ve ayrım gözetme. Anlamlı insan kontrolü, bir silah sisteminin her aşamasında bir insanın nihai karar verici olmasını gerektiriyor. Orantılılık, askeri hedefe ulaşmak için kullanılan gücün, yol açacağı yan hasara kıyasla aşırı olmamasını; ayrım gözetme ise sivil ve askeri hedefler arasında net bir ayrım yapılmasını ifade ediyor. Akademisyen, bu ilkelerin sadece dini bir perspektiften değil, aynı zamanda uluslararası insancıl hukukun temel normlarından da kaynaklandığını vurguluyor.
Küresel boyut ve siyasi yansımalar
Yapay zekanın askeri kullanımı, yalnızca etik bir tartışma değil, aynı zamanda jeopolitik bir rekabet alanı olarak da öne çıkıyor. ABD, Çin ve Rusya gibi büyük güçler, otonom sistemler geliştirmek için milyarlarca dolar harcarken, bu teknolojinin uluslararası istikrar üzerindeki etkileri giderek daha fazla tartışılıyor. Katolik akademisyen, mevcut uluslararası anlaşmaların bu yeni silah türlerini düzenlemekte yetersiz kaldığını belirterek, Birleşmiş Milletler ve NATO gibi kurumların kapsamlı bir yasal çerçeve oluşturması gerektiğini söylüyor. Aksi takdirde, otonom silahların kontrolsüz bir silahlanma yarışına yol açabileceği uyarısında bulunuyor.
Öte yandan, yapay zekanın askeri lojistik, istihbarat analizi ve sivil kayıpların azaltılması gibi alanlarda olumlu katkılar sağlayabileceğini de kabul eden uzman, “YZ’yi şeytanlaştırmak yerine, onu insani değerlerle uyumlu hale getirmenin yollarını aramalıyız” diyor. Bu dengeli yaklaşım, hem güvenlik kaygılarını hem de etik hassasiyetleri bir arada ele alması nedeniyle dikkat çekiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, savunma sanayiinde yerlileşme ve teknolojik bağımsızlık hedefleri doğrultusunda yapay zeka destekli silah sistemleri geliştiren ülkeler arasında yer alıyor. Bayraktar TB2 ve ANKA gibi insansız hava araçlarının (İHA) yanı sıra, otonom kara araçları ve deniz sistemleri üzerinde çalışmalar sürüyor. Bu nedenle, sorumlu yapay zeka kullanımına ilişkin uluslararası tartışmalar, Türkiye’nin savunma politikalarını doğrudan ilgilendiriyor. Özellikle Türkiye’nin insansız sistemlerde elde ettiği başarı, ülkeyi bu alandaki etik normların belirlenmesinde söz sahibi olmaya itebilir. Ankara’nın, insani hukuka uygun ve insan kontrolünü esas alan bir yaklaşımı benimsemesi, hem uluslararası itibarı hem de ihracat potansiyeli açısından kritik önem taşıyor. Ayrıca, Türkiye’nin NATO müttefiki olarak ittifakın bu konudaki politika çalışmalarına aktif katkı vermesi beklenebilir.