23 Haziran’da Brüksel’de yaşananlar, uluslararası ilişkilerde sessiz bir devrime işaret etti. Avrupa Birliği, Afganistan’daki Taliban yönetimiyle göç konusunda bir anlaşmaya varırken, bu durum aslında yaptırım altındaki rejimler için bir zafer olarak yorumlanıyor. Ancak bu zaferi açıkça dile getiren olmadı. Zira Avrupa, kendi sınır güvenliği için en tartışmalı aktörlerle bile masaya oturmak zorunda kaldığını göstermiş oldu. Taliban ise bu anlaşmayla uluslararası alanda meşruiyet kazanma yolunda önemli bir adım attı. Göç, görünen o ki, yaptırımları delmek için en kısa listedeki araçlardan biri haline geldi.
Gelişmenin Arka Planı: Göç Baskısı ve Zorunlu Diyalog
AB ülkeleri, özellikle 2015-2016 göç krizinden bu yana düzensiz göçle mücadelede yeni yollar arıyor. Afganistan’dan Avrupa’ya yönelen göç rotaları, Taliban’ın Ağustos 2021’de iktidarı ele geçirmesinden sonra daha da karmaşık hale geldi. AB ülkeleri, sınır dışı edilen Afganların geri kabulü konusunda Taliban yönetimiyle doğrudan müzakere etmek zorunda kaldı. Brüksel’de varılan anlaşma, Taliban’ın geri kabul konusunda işbirliği yapması karşılığında AB’nin dolaylı olarak meşruiyet tanıması anlamına geliyor. Her ne kadar anlaşma teknik düzeyde kalsa da, siyasi etkileri büyük oldu. Dünya genelinde yaptırım altında olan diğer rejimler (Kuzey Kore, İran, Venezuela gibi) bu gelişmeyi dikkatle izledi. Çünkü göç baskısı, Batı’nın yaptırım duvarlarını aşmak için kullanılabilecek en etkili araçlardan biri olarak kendini kanıtladı.
AB içinde de bu anlaşmaya yönelik ciddi eleştiriler var. İnsan hakları örgütleri, Taliban’a meşruiyet kazandırmanın Afgan halkına ihanet olduğunu savunurken, bazı üye ülkeler ise göç baskısını azaltmak için bu tür anlaşmaların kaçınılmaz olduğunu düşünüyor. Anlaşma, AB’nin Pragmatizmi ile ilkeleri arasında bir denge kurma çabası olarak okunabilir. Ancak uzun vadede Taliban’ın elini güçlendirdiği de bir gerçek.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Yaptırımların Geleceği
Bu anlaşma, yaptırım rejimlerinin sorgulanmasına yol açtı. Eğer bir ülke, göç gibi bir kozu elinde tutuyorsa, Batı’nın yaptırımlarına rağmen müzakere masasında yer bulabiliyor. Bu durum, yaptırımların etkinliğini zayıflatıyor ve ‘yaptırım yorgunluğu’ olarak adlandırılan bir olgunun ortaya çıkmasına neden oluyor. Özellikle Orta Doğu ve Güney Asya’da, yaptırım uygulanan diğer ülkeler bu gelişmeden cesaret alabilir. Örneğin Suriye, Yemen ya da Myanmar’daki yönetimler, benzer bir strateji izleyerek Batı’yla pazarlık yapmayı deneyebilir.
Küresel düzeyde ise bu, Batı’nın göç kartını elinde tutmayı başaramadığını gösteriyor. Artık sadece ekonomik ya da askeri güç değil, göç akışlarını kontrol etme kapasitesi de uluslararası ilişkilerde belirleyici bir faktör haline geliyor. Taliban’ın Brüksel’de elde ettiği bu kazanım, aynı zamanda Çin ve Rusya gibi aktörlerin de ilgisini çekti; bu ülkeler, Batı karşıtı blok içinde Taliban’ı daha fazla destekleme eğilimine girebilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, düzensiz göç konusunda en kritik ülkelerden biri olarak bu gelişmeyi yakından izlemelidir. AB’nin Taliban’la anlaşması, Türkiye’nin elindeki göç kartının ne kadar değerli olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Ancak aynı zamanda, Türkiye’nin Suriye ve Afganistan’dan gelen göç baskısını yönetirken benzer bir pragmatizmle hareket edebileceğini gösteriyor. Bu anlaşma, Türkiye’nin AB ile göç konusundaki müzakerelerinde elini güçlendirebilir. Öte yandan, Taliban’ın meşruiyet kazanması, Türkiye’nin Afganistan’daki istikrar çabalarını da etkileyebilir. Ankara, Taliban yönetimiyle diplomatik ilişkilerini sürdürürken, bu tür anlaşmaların bölgesel dengeyi nasıl değiştireceğini hesaplamalıdır.