İsrail, son yıllarda izlediği askeri ve diplomatik stratejilerle Ortadoğu'da bir porselen dükkanındaki balta gibi davranarak, on yıllardır diplomatların, din adamlarının, kralların, generallerin ve düşünce kuruluşlarının başaramadığı bir şeyi başardı: Eski Sünni-Şii rekabetini neredeyse tamamen gölgede bıraktı. İsrail’in eylemleri, bölgedeki geleneksel mezhep temelli çatışma eksenini ortadan kaldırmasa da, Filistin meselesi etrafında şekillenen yeni bir kutuplaşma yarattı. Bu dönüşüm, İsrail’in kendisini giderek daha yalnızlaştıran politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıktı.
Gelişmenin Arka Planı
İsrail, 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırısının ardından Gazze’ye yönelik başlattığı büyük çaplı askeri operasyonla birlikte, sadece Hamas’ı değil, aynı zamanda bölgedeki tüm Filistin yanlısı aktörleri hedef aldı. Batı Şeria’daki yerleşimci şiddetinin tırmanması, Lübnan’daki Hizbullah ile çatışmaların yoğunlaşması ve İran’a yönelik suikastler, İsrail’in stratejik hedeflerini netleştirdi. Ancak tüm bu eylemler, bölge halkları arasında kutuplaşmaya neden oldu. Özellikle Suudi Arabistan öncülüğündeki Körfez ülkeleri, İsrail ile normalleşme sürecini durdurdu. Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn, İbrahim Anlaşmaları’nı askıya almasa da, kamuoyu baskısıyla İsrail’e yönelik sert eleştiriler yöneltmeye başladı.
İsrail’in bu hamleleri, eski Sünni-Şii çatışmasını ikinci plana atarak, Filistin sorununu yeniden bölgenin temel meselesi haline getirdi. İran, bu durumu kendi lehine kullanarak, “Filistin davasının savunucusu” rolünü pekiştirdi. Suudi Arabistan ve diğer Sünni Arap ülkeleri ise, İsrail’in aşırı tepkilerinin kendi meşruiyetlerini sorgulamasına yol açmasından endişe ediyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İsrail’in pervasız davranışları, sadece komşularıyla değil, Batılı müttefikleriyle de ilişkilerini gerdi. ABD, İsrail’e verdiği askeri desteği azaltmamakla birlikte, Netanyahu hükümetine yönelik eleştirilerini artırdı. Avrupa Birliği’nde de benzer bir hava hakim. Bu durum, İsrail’in uluslararası alanda gitgide yalnızlaşmasına ve “haydut devlet” sıfatıyla anılmasına yol açıyor.
Küresel Güney ülkeleri ise, Filistin yanlısı bir tavır alarak Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı soykırım davasını destekliyor. Bu dava, İsrail’in uluslararası meşruiyetini sarsarken, bölgesel dengeleri de altüst ediyor. Rusya ve Çin, İsrail karşıtı söylemlerini artırarak, Ortadoğu’daki ABD hakimiyetine meydan okuyor.
Bu gelişmelerin ışığında, eski Sünni-Şii çatışmasının yerini alan yeni kutuplaşma, İsrail’e karşı birleşen bir “direniş ekseni” mi yoksa parçalanmış bir Arap dünyası mı yaratacak sorusu gündemde. İsrail’in stratejik pervasızlığı, kısa vadede bir askeri başarı olarak görünse de, uzun vadede bölgeyi daha istikrarsız ve güvensiz bir yere dönüştürüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, bu süreçte Filistin davasına verdiği destekle öne çıkarken, İsrail ile olan ticari ilişkilerini neredeyse durma noktasına getirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sert söylemleri, Ankara’nın Filistin yanlısı pozisyonunu pekiştirdi. Bu durum, Türkiye’nin İsrail’le enerji ve savunma alanında olası işbirliklerini sekteye uğratıyor, ancak aynı zamanda Ankara’nın İslam dünyasında liderlik rolünü güçlendiriyor. Türkiye açısından en önemli risk, İsrail’in pervasızlığının bölgesel bir savaşa dönüşmesi halinde, Suriye ve Irak’ta zaten kırılgan olan dengelerin bozulması ve yeni bir mülteci akınına yol açmasıdır. Ayrıca, İsrail’in Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarını kullanma planları, Türkiye’nin Kıbrıs ve Libya politikalarıyla çelişiyor. Dolayısıyla Ankara, bu yeni kutuplaşmada dengeli bir pozisyon alarak, hem Filistin davasını söylemde tutuyor hem de fiili çatışmanın dışında kalmaya özen gösteriyor.