İsrail ile İran arasındaki savaşın başlangıcından bu yana altı ay geçti. Başlangıçta savaşın kısa süreceğine ve İran'daki İslam rejiminin çökeceğine dair umutlar taşıyan İran halkı, bugün derin bir hayal kırıklığı ve terk edilmişlik duygusu içinde. Savaşın başlarında rejim karşıtı gösterilere katılan ve değişim bekleyen birçok İranlı, şimdi hem rejimin uyguladığı baskıdan hem de uluslararası toplumun kendilerini yalnız bırakmasından şikâyetçi.
Savaşın Arka Planı ve İran'daki Beklentiler
Savaş, geçen yılın Ağustos ayında İran'ın İsrail'e yönelik büyük çaplı balistik füze saldırısı sonrasında başladı. İsrail, misilleme olarak İran'ın askeri ve nükleer altyapısını hedef alan kapsamlı bir hava harekâtı başlattı. Operasyonların ilk haftalarında İran'ın hava savunma sistemlerinin büyük ölçüde etkisizleştirilmesi ve bazı askeri tesislerin vurulması, Tel Aviv yönetiminin savaşı hızla sona erdirip rejimi çökertebileceği yönünde beklentileri artırdı.
Bu gelişmeler, özellikle ülke içindeki reformistler ve rejim karşıtı gruplar arasında bir umut dalgası yarattı. Sosyal medyada, savaşın rejimin meşruiyetini bitireceğine dair yorumlar yapıldı; bazı muhalif gruplar, halkı ayaklanmaya çağıran bildiriler yayımladı. Ancak beklenen bu senaryo gerçekleşmedi. İran Devrim Muhafızları Ordusu, iç cephede kontrolü sağlamak için sert önlemler aldı; muhalif sesler hızla susturuldu, tutuklamalar yaygınlaştı.
Öte yandan İran hükümeti, savaşı bir ulusal birlik fırsatı olarak sunmaya çalıştı; ancak ekonomik zorluklar, artan enflasyon ve temel ihtiyaç maddelerine erişimdeki güçlükler, toplumda huzursuzluğu artırdı. Altı ayın sonunda, iktidar değişikliği beklentisi yerini, savaşın getirdiği yılgınlık ve belirsizliğe bıraktı. Tahran'da yaşayan 34 yaşındaki bir tekstil işçisi, isminin açıklanmasını istemeyerek yaptığı açıklamada, "Başlangıçta her şeyin değişeceğini düşünmüştük; ama ne savaş bitti ne de rejim gitti. Biz sadece daha fazla yoksullaştık" dedi.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İran'daki bu iç huzursuzluk, savaşın bölgesel dengeleri de derinden sarsmasıyla birleşiyor. Savaş, İran'ın vekil güçleri olarak bilinen Hizbullah ve Husiler üzerindeki etkisini de zayıflattı; bu grupların İsrail'e yönelik saldırı kapasiteleri büyük ölçüde azaldı. Uzmanlar, İran'ın bölgesel nüfuzunun kırılganlaştığını, ancak rejimin hâlâ içerideki kontrolünü elinde tutabildiğini belirtiyor.
Ancak uluslararası toplumun İran'daki sivil halkın yaşadığı insanî krize yönelik ilgisizliği dikkat çekiyor. ABD ve Avrupa ülkeleri, savaşın başlangıcında İran'daki rejim değişikliğine dolaylı destek veriyormuş gibi algılansa da, zamanla daha temkinli bir tutum benimsedi. Özellikle, savaşın uzaması ve tahmin edilenden daha maliyetli hale gelmesi, Batılı ülkelerin savaştan çıkış yolu aramasına neden oldu. İranlı muhalif gruplar, Batı'nın söylemlerinin aksine somut bir destek vermediği gerekçesiyle "ihanete uğradıklarını" ifade ediyor.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin verilerine göre, savaş nedeniyle İran'ın komşu ülkelerine göç edenlerin sayısı 1 milyonu aşmış durumda. Bu durum, başta Türkiye olmak üzere bölge ülkeleri üzerinde de göç baskısı oluşturuyor. İran'ın kuzeybatısındaki bazı kentlerde ise altyapı tesislerinin vurulması nedeniyle su ve elektrik kesintileri yaşanıyor; bu da günlük yaşamı daha da güçleştiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişmeler Türkiye'yi yakından ilgilendiriyor. Savaşın uzaması ve İran'da oluşan güç boşluğu, Türkiye'nin güney ve doğu sınırlarında güvenlik risklerini artırabilir. Ayrıca, İran'dan kaynaklı olası yeni göç dalgaları, Türkiye'nin üzerindeki insanî yükü ağırlaştırabilir. Enerji hatlarının geçtiği bir ülke olarak İran, Türkiye'nin enerji arz güvenliğinde de kritik rol oynuyor; altyapıya yönelik saldırılar, doğalgaz ve petrol tedarikinde aksamalara yol açabilir. Türkiye'nin, bölgesel istikrarı sağlama ve insanî krizi yönetme konusunda daha aktif bir diplomasi yürütmesi, hem kendi ulusal güvenliği hem de bölgedeki denge için önem taşıyor.