İran savaşı, İslam Cumhuriyeti'nin çöküşünü hızlandıracak bir katalizör olarak görülüyordu ancak aylar süren çatışmalar din adamları yönetimini yerinden edemedi ve muhalifleri dışarıda bıraktı. ABD Başkanı Donald Trump, 28 Şubat'ta İsrail ile birlikte savaşı başlattıklarını duyururken, operasyonun birkaç hafta içinde rejimi çökerteceğini öngörmüştü. Ancak sahadaki gerçekler farklı gelişti; Tahran yönetimi, hava saldırılarına rağmen kilit altyapısını korumayı başarırken, muhalefet grupları arasındaki derin bölünmeler ortak bir siyasi alternatif oluşturmayı engelledi.
Gelişmenin arka planı: Savaş beklentileri ve gerçeklikler
Savaş öncesinde Batı istihbarat servisleri, İran'daki iç huzursuzluk ve ekonomik kriz göz önüne alındığında, askeri bir müdahalenin rejimi hızla çökerteceğini öngörüyordu. ABD ve İsrail, İran'ın nükleer tesislerine ve askeri komuta merkezlerine yönelik yoğun hava saldırıları başlatarak, Tahran'ın karşı koyma kabiliyetini yok etmeyi hedefledi. Ancak İran Devrim Muhafızları, yıllardır süren hazırlık sayesinde önemli askeri varlıklarını dağlık bölgelere ve yeraltı tünellerine konuşlandırmıştı. Bu nedenle hava saldırıları beklenen yıkıcı etkiyi yaratamadı.
İran yönetimi, savaş boyunca iç cepheyi birleştirmek için dini söylemleri ve devlet propagandasını etkin şekilde kullandı. Ekonomik yaptırımların zaten ağırlaştırdığı koşullara rağmen, halkın bir kısmı 'dış saldırıya karşı milli birlik' çağrılarına cevap verdi. Muhalefet grupları ise, rejim karşıtı söylemlerini sürdürmekle birlikte, ortak bir siyasi platformda birleşemedi ve Batı'nın desteğini alamadı.
Bölgesel ve küresel boyut: İran'ın stratejik pozisyonu
Savaş, Ortadoğu'daki dengeleri altüst etti. İran'ın müttefiki Hizbullah, çatışmalara doğrudan dahil olurken; Yemen'deki Husiler, Kızıldeniz'de ticari gemilere yönelik saldırılarını artırdı. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, çatışmanın kendi sınırlarına sıçraması endişesiyle ihtiyatlı bir tutum benimsedi. Rusya ve Çin, İran'a diplomatik destek verirken, doğrudan askeri müdahaleden kaçındı. Batılı güçler arasında ise savaşın uzamasına yönelik eleştiriler yükselmeye başladı; Avrupa Birliği, insani krizin derinleşmesini gerekçe göstererek ateşkes çağrısı yaptı.
Küresel enerji piyasaları, İran'ın petrol ihracatının durma noktasına gelmesiyle birlikte büyük dalgalanma yaşadı. Petrol fiyatları varil başına 150 doları aşarken, ABD Stratejik Petrol Rezervi'ni kullanmak zorunda kaldı. Bu durum, Biden yönetiminin savaş sonrası yeniden yapılanma planlarını da sekteye uğrattı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, İran savaşının başında hemen tarafsızlığını ilan etmiş ve çatışmanın kendi sınırlarına sıçramaması için yoğun diplomatik çaba harcamıştı. Savaşın uzaması, Suriye ve Irak'ta İran destekli milislerin hareketliliğini artırarak Türkiye'nin güney sınırında güvenlik riski oluşturdu. Ayrıca, İran ile enerji ve ticaret bağlantıları kesintiye uğrayan Türkiye, alternatif tedarik yolları arayışına girdi. Ankara, savaşın sona ermesi ve bölgesel istikrarın yeniden tesisi için hem Tahran yönetimi hem de Batılı müttefiklerle dengeli bir diplomasi yürütmek zorunda. Bu süreçte Türkiye'nin arabuluculuk rolü, hem enerji güvenliği hem de sınır güvenliği açısından kritik önem taşıyor.