İran, uzun yıllar boyunca büyük bir savaştan kaçınan temkinli bir dış politika izlerken, son dönemde bu tutumunu kökten değiştiriyor. Tahran yönetimi, nükleer programındaki ilerlemelere, bölgesel milis güçlerine verdiği desteğe ve İsrail ile artan gerginliğe rağmen, doğrudan bir askeri çatışmaya girmekten çekiniyordu. Ancak son aylarda yaşanan gelişmeler, İran’ın artık savaş korkusunu kaybettiğini ve düşük yoğunluklu bir çatışma stratejisine yöneldiğini gösteriyor. Bu değişimin arkasında, uluslararası yaptırımların etkisizleşmesi, İsrail’e karşı yürütülen gölge savaşta elde edilen ilerlemeler ve bölgede ABD’nin azalan askeri varlığı gibi faktörler bulunuyor.
Değişen Strateji: İhtiyattan Riske
İran’ın dış politika yapıcıları, ülkeyi büyük bir savaşa sürükleyecek adımlardan kaçınmak konusunda yıllarca hassas davrandı. 1980-88 İran-Irak Savaşı’nın yıkıcı etkileri, hafızalarda hala tazeyken, Tahran doğrudan askeri angajmandan ziyade vekalet savaşları ve siber saldırılar gibi asimetrik yöntemlere ağırlık veriyordu. Ancak son birkaç yılda, özellikle 2020’de General Kasım Süleymani’nin ABD tarafından öldürülmesinin ardından, İran misilleme kapasitesini artırdı. İsrail’e yönelik Ekim 2023’teki Hamas saldırısı sonrası İran destekli Hizbullah’ın çatışmalara daha doğrudan dahil olması, bu yeni stratejinin en belirgin işareti oldu. İran, İsrail’e karşı açık bir cephe açmasa da, Hizbullah ve Yemen’deki Husiler aracılığıyla düşük yoğunluklu bir savaşı yürütüyor. Aynı zamanda Irak ve Suriye’deki ABD üslerine yönelik saldırılar da arttı. Bu eylemler, Tahran’ın savaştan çekinmediğini, aksine kontrollü bir çatışma ortamını tercih ettiğini gösteriyor.
Uzmanlara göre İran’ın bu cesur tutumu, nükleer programındaki ilerlemelerin sağladığı koruma kalkanıyla da bağlantılı. Nükleer silah sahibi olma potansiyeli, İran’a caydırıcılık kazandırırken, bölgesel aktörlere karşı daha agresif bir politika izleme özgürlüğü tanıyor. Ekonomik olarak ise, yaptırımlara rağmen Çin ve Rusya ile artan ticaret, İran’ın ayakta kalmasını sağlıyor. Bu durum, savaş riskini göze alabilecek bir ekonomik dayanıklılık yaratıyor.
Bölgesel Denklemler ve Küresel Yansımalar
İran’ın yeni stratejisi, sadece bölgesel değil, küresel dengeleri de etkiliyor. Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkeleri, İran’ın artan saldırganlığından endişe duyuyor. ABD ise, Orta Doğu’daki askeri varlığını azaltma politikasına rağmen, İran’ın bu hamleleri karşısında yeniden bir angajmana zorlanıyor. İsrail ise, İran’ın nükleer tesislerine yönelik bir saldırıyı dahi düşünüyor, ancak bu durum bölgesel bir savaşı tetikleyebilir. Düşük yoğunluklu çatışma stratejisi, İran’ın daha büyük bir savaştan kaçınmasını sağlarken, aynı zamanda bölgedeki istikrarsızlığı derinleştiriyor. Bu belirsizlik ortamı, enerji fiyatlarından küresel tedarik zincirlerine kadar birçok alanda etkisini hissettiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran’ın savaş korkusunu kaybetmesi, Türkiye için sınır güvenliği, enerji arzı ve bölgesel rekabet açısından önemli riskler barındırıyor. İran’ın Irak ve Suriye’deki faaliyetleri, Türkiye’nin PKK ile mücadelesini doğrudan etkileyebilir. Ayrıca Türkiye, İsrail ile normalleşme adımları atarken, İran’ın İsrail’e yönelik tehditleri bu süreci zora sokabilir. Enerji alanında ise Türkiye, Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya taşıma hedefinde İran’la dolaylı rekabet halinde. İran’ın düşük yoğunluklu çatışma stratejisi, bölgesel dengeleri Türkiye aleyhine değiştirebilir. Ankara, bu yeni duruma karşı diplomatik girişimleri hızlandırarak, hem Tahran’la hem de Batılı müttefikleriyle dengeli bir politika izlemek zorunda.