On yıllardır süren sabotaj ve gözdağı hamleleriyle yürütülen İran nükleer programı krizi, nihayet 2026 yılında ABD ve İsrail'in ortak askeri müdahalesiyle sonuçlandı. İran'ın uranyum zenginleştirme tesislerine düzenlenen hava saldırıları, bölgesel savaşın fitilini ateşlerken, Tahran'ın nükleer silah sahibi olmasının eşiğine geldiği iddiaları uluslararası toplumu alarma geçirdi. Çatışma, yalnızca Ortadoğu'nun güvenlik denklemini değil, küresel güç dengelerini de derinden sarsıyor.
Gelişmenin Arka Planı: Stuxnet'ten Savaşa
İran'ın nükleer programı, 2000'li yılların başından itibaren uluslararası toplumun gündeminde önemli bir yer tutuyordu. 2007'de Stuxnet virüsüyle Natanz santrifüjlerine yapılan siber saldırı, İsrail ve ABD'nin İran'ın nükleer ilerleyişini durdurmak için başvurduğu sabotaj yöntemlerinden yalnızca biriydi. 2015'te imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP), Tahran'ın nükleer faaliyetlerini sınırlandırarak gerilimi azaltsa da, 2018'de ABD'nin anlaşmadan tek taraflı çekilmesi yeniden tırmanışı başlattı. İran, anlaşmanın çöküşüyle birlikte uranyum zenginleştirme seviyesini yüzde 60'a yükseltti; bu oran, silah sınıfı malzemeye ulaşmak için kritik bir eşikti.
2020-2025 arasında Mossad, İranlı nükleer bilim insanlarına suikastlar, patlayıcı yüklü kamikaze insansız hava araçları ve gizli tesisleri hedef alan siber operasyonlarla Tahran'ı zayıflatmaya çalıştı. Ancak bu eylemler, İran'ın nükleer programını yeraltına çekmesine ve savunma sistemlerini güçlendirmesine neden oldu. Nihayet 2026 başında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) raporları, İran'ın askeri boyutta nükleer silah üretimi için gerekli malzemeye sahip olduğunu duyurunca, ABD ve İsrail müdahale kararı aldı.
Saldırıların ilk dalgasında, İran'ın Fordo ve Natanz tesisleri ağır bombardımana tutuldu. İsrail F-35'leri, ABD B-2 hayalet bombardıman uçaklarıyla eşgüdümlü olarak çalıştı. İran'ın hava savunma sistemleri büyük ölçüde etkisiz hale getirilirken, misilleme olarak İran'ın Hizbullah ve Yemen'deki Husiler aracılığıyla İsrail'e füzeler gönderdiği bildiriliyor. Bölgede petrokimya tesislerinin vurulması, enerji fiyatlarının küresel çapta yükselmesine yol açtı.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Yeni Bir Orta Doğu Mu?
Bu savaş, yalnızca İran ve İsrail arasında bir hesaplaşma değil; bölgesel dengeleri kökünden değiştirecek bir dönüm noktası. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, çatışmaya doğrudan müdahil olmasa da, İran'ın güneyden sıkıştırılması için ABD'ye lojistik destek sağladı. Rusya, İran'a diplomatik destek vermekle birlikte doğrudan bir müdahaleden kaçınırken, Çin, enerji arz güvenliği endişesiyle taraflara itidal çağrısı yaptı.
Savaşın küresel ekonomik etkileri de derin oldu. Petrol fiyatları varil başına 150 doların üzerine çıkarken, İran'ın kontrolündeki Hürmüz Boğazı'ndan geçiş risk altına girdi. Bu durum, Avrupa ülkelerini alternatif enerji kaynakları arayışına iterken, ABD iç politikasında savaş yorgunluğu tartışmalarını alevlendirdi.
UAEA uzmanlarına göre, İran'ın nükleer programı kalıcı olarak durdurulamazsa, bölge yeni bir silahlanma yarışına sürüklenebilir. Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerin, İran'ın nükleer silah sahibi olması halinde kendi nükleer programlarını başlatabileceği belirtiliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, İran-İsrail savaşının kara sınırına ulaşmamasına rağmen, çatışmanın ekonomik ve güvenlik etkilerini doğrudan hissetti. Petrol fiyatlarındaki artış, enerji ithalatçısı Türkiye'nin cari açığını büyütürken, turizm ve ticaret yolları üzerindeki belirsizlik ekonomiyi olumsuz etkiledi. Güvenlik açısından, PKK/YPG'nin bu kaos ortamında kazanım elde etmeye çalışması riski, Türkiye'nin Suriye ve Irak'taki askeri varlığını artırmasına neden oldu. Dış politika düzleminde ise, Türkiye hem İran hem de İsrail ile ilişkilerini dengelemek zorunda kaldı; AKP hükümeti, NATO müttefiki olmasına rağmen İran'a yönelik yaptırımlara tam destek vermekten kaçındı.