26 Mayıs 2026’da Güney Kore bandıralı bir ticari gemi, Hürmüz Boğazı’nda kimliği belirsiz unsurlarca ateş altına alındı. Saldırının ardından ABD Başkanı Donald Trump, Seul yönetimini su yolunun güvenliğini sağlamak için kurulan ABD liderliğindeki operasyona katılmaya çağırdı. Güney Kore hükümeti ise Amerikan önerisini “gözden geçireceğini” belirterek temkinli bir yanıt verdi. Bu olay, Washington’un Hint-Pasifik bölgesindeki müttefiklerinin İran’a yönelik baskı politikasına ne ölçüde destek verdiğini sorgulamaya açtı.
Arka Plan: Hürmüz Boğazı’nda Artan Gerilim
Dünya petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı, son yıllarda ABD ile İran arasındaki gerilimin odağı haline geldi. ABD, İran’ın nükleer programı ve bölgesel faaliyetlerine karşı yaptırımlarını sıkılaştırırken, Tahran da boğazın güvenliğini bir pazarlık kozu olarak kullanıyor. Mayıs 2026’daki saldırı, bu gerilimin yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor. Güney Kore gemisinin hedef alınması, sadece ABD’nin değil, aynı zamanda Asyalı müttefiklerinin de doğrudan tehdit altında olduğunu ortaya koyuyor. Ancak Seul’ün Washington’un çağrısına ihtiyatlı yaklaşması, ittifak ilişkilerindeki derin çatlakları gün yüzüne çıkarıyor.
Güney Kore’nin tereddüdü, ekonomik bağımlılıklar ve siyasi hesaplarla açıklanabilir. Seul, hem ABD ile güvenlik ittifakını hem de İran ile ticari ilişkilerini dengelemek zorunda. İran’a yönelik yaptırımlara rağmen Güney Koreli şirketler, enerji ithalatı ve inşaat projeleriyle Tahran’a bağlı. Ayrıca Çin’in bölgedeki artan etkisi, Seul’ü ABD’nin taleplerine tam olarak uymaktan alıkoyuyor. Bu durum, sadece Güney Kore’ye özgü değil; Japonya, Avustralya ve Hindistan gibi diğer Hint-Pasifik ortakları da benzer ikilemler yaşıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Ortaklıkların Sınırı
ABD’nin Hint-Pasifik stratejisi, Çin’in yükselişini dengelemek ve bölgesel güvenliği sağlamak üzerine kurulu. Ancak Hürmüz Boğazı’ndaki kriz, bu stratejinin zayıf halkalarını gösteriyor. Ortaklar, ABD’nin İran politikasına tam destek verme konusunda isteksiz; çünkü bu, kendi enerji güvenliklerini ve Çin ile ilişkilerini riske atıyor. Örneğin Japonya, petrol ithalatının büyük kısmını Orta Doğu’dan sağlıyor ve bir çatışmada taraf olmak istemiyor. Hindistan ise hem ABD hem de İran ile stratejik bağlarını sürdürmeye çalışıyor. Bu nedenle, Washington’un “gönüllü koalisyon” çağrıları bölgesel aktörler tarafından sınırlı bir ilgiyle karşılanıyor.
Kriz, aynı zamanda Çin’in bölgedeki rolünü de öne çıkarıyor. Pekin, Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlamak için diplomatik girişimlerde bulunurken, kendi enerji arzını güvence altına almak istiyor. ABD’nin müttefiklerinin tereddüdü, Çin’e daha fazla nüfuz alanı açabilir. Öte yandan, Rusya da İran’a diplomatik destek vererek dengeleri değiştirmeye çalışıyor. Bu karmaşık tablo, Hürmüz Boğazı’nın sadece bir enerji koridoru değil, aynı zamanda büyük güç rekabetinin bir arenası olduğunu gösteriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Hürmüz Krizi, Türkiye’nin enerji güvenliği ve dış politikası açısından önemli sinyaller taşıyor. Türkiye, petrol ve doğalgazının büyük bölümünü Orta Doğu’dan ithal ediyor; boğazdaki bir çatışma, enerji fiyatlarını artırabilir ve tedarik zincirlerini kesintiye uğratabilir. Ayrıca Türkiye, ABD’nin yaptırımlarına rağmen İran ile ilişkilerini sürdüren nadir ülkelerden biri. Bu kriz, Ankara’nın hem Washington hem de Tahran ile dengeli bir politika izleme kabiliyetini test ediyor. Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden kaynaklanan deneyimi, Hürmüz gibi stratejik su yollarının güvenliği konusunda arabuluculuk yapma potansiyelini de gündeme getirebilir. Sonuç olarak, Türkiye’nin enerji bağımlılığı ve bölgesel konumu, onu bu krizden doğrudan etkilenecek ülkeler arasına koyuyor.