Hong Kong yönetimi, şehir liderine ulusal güvenlik suçlarının tanımını belirleme yetkisi veren bir yasa değişikliği önerdi. Öneri, 2019'daki kitlesel demokrasi protestolarının ardından Pekin tarafından dayatılan ve birçok önde gelen aktivistin tutuklanmasına yol açan ulusal güvenlik yasasını daha da güçlendiriyor. Yeni düzenleme, yürütme organının ulusal güvenliği tehdit ettiğini düşündüğü herhangi bir eylemi suç saymasına olanak tanıyacak. Eleştirmenler, bu değişikliğin yargı bağımsızlığını zayıflatacağı ve muhalif sesleri tamamen susturacağı uyarısında bulunuyor.
Gelişmenin arka planı: Pekin'in güvenlik kıskacı
Hong Kong, 2019'da yüz binlerce kişinin katıldığı demokrasi yanlısı protestolara sahne olmuş, Pekin yönetimi bu hareketi “renkli devrim” girişimi olarak nitelendirmişti. Protestoların ardından 2020'de yürürlüğe giren ulusal güvenlik yasası, vatana ihanet, ayrılıkçılık, isyan ve yabancı güçlerle işbirliği gibi suçları tanımladı. Ancak yasa, geniş yorumlanmaya müsait ifadeler içeriyordu. Şimdi önerilen yeni düzenleme ile şehir lideri, ulusal güvenliği ilgilendiren herhangi bir konuyu doğrudan suç kapsamına alabilecek. Bu durum, yargı sürecini tamamen siyasi iradenin kontrolüne sokacak bir adım olarak değerlendiriliyor. Hong Kong’un yarı özerk yapısı, Pekin’in merkezi otoritesi altında giderek daha fazla sembolik hale geliyor.
Öneri, Hong Kong’un yasama konseyine sunuldu ve konseyde Çin yanlısı çoğunluk nedeniyle kabul edilmesi neredeyse kesin görünüyor. Kanun değişikliği, geçici bir tedbir olarak sunulsa da, sivil toplum örgütleri bunun kalıcı bir baskı aracına dönüşeceğini belirtiyor. Özellikle Hong Kong’daki hukukçular, tanımın net olmamasının hukuki belirsizliği artıracağını ve keyfi uygulamalara yol açacağını vurguluyor. Pekin ise bu adımı “ulusal güvenliğin korunması” olarak savunuyor ve Batı’nın eleştirilerini içişlerine müdahale olarak nitelendiriyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Hong Kong’daki bu son gelişme, yalnızca şehrin iç yapısını değil, aynı zamanda küresel güç dengelerini de etkiliyor. Çin’in artan otoriterleşmesi, Batılı ülkelerle gerilimi tırmandırıyor. ABD, Hong Kong’un özerk yapısının zayıflamasına tepki olarak bazı Çinli yetkililere yaptırım uygulamıştı. İngiltere ve Avustralya gibi ülkeler, Hong Kong sakinlerine özel vize programları sunarak alternatif bir kapı açtı. Öte yandan, Çin’in bu hamlesi, Tayvan’a yönelik artan askeri baskı ve Güney Çin Denizi’ndeki gerilimlerle birleşince, Asya-Pasifik bölgesinde bir “güvenlik ikilemi” yaratıyor. Bölge ülkeleri, Çin’in içişlerine müdahaleci politikalarının öngörülemezliği konusunda endişeli. Hong Kong’un uluslararası bir finans merkezi olarak konumu da bu belirsizlikten etkileniyor; bazı şirketler faaliyetlerini Singapur’a kaydırmayı değerlendiriyor.
Çin, bu adımla “bir ülke, iki sistem” ilkesinin giderek aşındığını gösteriyor. Hong Kong’daki hukukun üstünlüğü endekslerinde gerileme, uluslararası yatırımcıların güvenini sarsıyor. Ancak Pekin, bu tür endişeleri “emperyalist müdahale” olarak yorumluyor ve kendi güvenlik kaygılarını her şeyin üzerinde tutuyor. Sonuç olarak, Hong Kong’daki bu değişiklik, Çin’in iç politikasını sertleştirirken küresel düzeyde yeni bir jeopolitik kırılma hattı oluşturuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Hong Kong’daki bu gelişmeyi doğrudan etkilemese de, Çin ile olan ekonomik ve siyasi ilişkileri nedeniyle dolaylı olarak ilgilendiriyor. Ankara, Pekin’in “Bir Kuşak Bir Yol” girişimi kapsamında işbirliğini derinleştirirken, Çin’in içişlerine müdahaleci politikalarını genellikle yorumlamaktan kaçınıyor. Ancak, Hong Kong’daki özerk yapının zayıflaması, Türkiye’nin Doğu Türkistan (Sincan) politikası açısından da bir referans oluşturuyor. Çin’in ulusal güvenlik tanımını genişletmesi, diğer bölgelerde de benzer uygulamaların habercisi olarak görülebilir. Türkiye’nin, Hong Kong’daki demokratik taleplere ilişkin sessiz kalması, Batılı müttefikleriyle olan ilişkilerinde zaman zaman eleştiri konusu oluyor. Ancak Ankara, pragmatik bir çizgi izleyerek ticari çıkarlarını korumayı hedefliyor. Bu denge politikası, özellikle Çin’in artan jeopolitik etkisi karşısında Türkiye’nin manevra alanını daraltabilir.