Küresel yükseköğretim sisteminde son yirmi yılda yaygınlaşan "herkes için üniversite" politikası, en ağır bedelini düşük gelirli öğrencilere ödetiyor. Üniversiteye erişimin kitleselleşmesiyle birlikte eğitim kalitesi düşerken, özellikle ekonomik açıdan dezavantajlı ailelerden gelen gençler, hem niteliksiz eğitim hem de yüksek işsizlik riskiyle karşı karşıya kalıyor. Uzmanlar, bu tablonun sosyal adaleti daha da derinleştirdiği uyarısında bulunuyor.
Arka Plan: Kitleselleşmenin Faturası
Dünya genelinde üniversite kontenjanları hızla artırılırken, bu genişlemenin finansmanı çoğu zaman yetersiz kaldı. Birçok ülkede öğrenci başına düşen kamu kaynağı azaldı, öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı yükseldi. Sınıflar kalabalıklaştı, laboratuvar ve kütüphane gibi alt yapı yatırımları geriledi. En önemlisi, üniversitelerin diploma dağıtan birer kuruma dönüşmesi, eğitimde kalite standardının düşmesine neden oldu. Özellikle varlıklı ailelerin çocukları özel okullar veya yurtdışı eğitim gibi alternatiflere yönelirken, kamu üniversitelerine mecbur kalan dar gelirli öğrenciler bu kalite erozyonundan en fazla etkilenen grup oldu.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) verilerine göre, 2000-2020 arasında yükseköğretime kayıt oranları gelişmiş ülkelerde ortalama %30'dan %60'a çıkarken, gelişmekte olan ülkelerde bu artış daha da dramatik oldu. Ancak aynı dönemde mezuniyet sonrası işsizlik oranları da yükseldi. Özellikle sosyal bilimler ve beşeri bilimler alanlarında diploma enflasyonu yaşanıyor; mezunlar, vasıf gerektirmeyen işlerde çalışmak zorunda kalıyor.
Küresel Boyut ve Bölgesel Yansımalar
Bu eğilim yalnızca gelişmiş ülkelerle sınırlı değil. Asya, Afrika ve Latin Amerika'da da benzer bir tablo var. Hindistan'da üniversite sayısı son on yılda iki katına çıkarken, öğretim üyesi alımı aynı hızda gerçekleşmedi. Öğrenciler, niteliksiz eğitim ve düşük istihdam beklentisi arasında sıkışıyor. Meksika'da yükseköğretim mezunu gençlerin işsizlik oranı, lise mezunlarınınkinden daha yüksek. Bu durum, eğitimin toplumsal hareketlilik aracı olma işlevini zedeliyor.
Uzmanlar, "herkes için üniversite" hedefinin terk edilmesi gerektiğini değil, aksine kaliteyi koruyacak makul standartların uygulanması gerektiğini vurguluyor. Mezun sayısından ziyade mezunların yetkinliklerine odaklanan bir sistem, iş piyasasının ihtiyaçlarıyla uyumlu hale getirilmeli. Bunun için de kamu yatırımlarının artırılması, öğretim üyesi istihdamının iyileştirilmesi ve müfredatın güncellenmesi şart. Ayrıca mesleki eğitim ve teknik okulların yeniden yapılandırılması, üniversite dışındaki başarı yollarının da teşvik edilmesi öneriliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye'de son yıllarda üniversite sayısındaki hızlı artış ve kontenjan genişlemesi benzer sorunları doğurdu. Özellikle vakıf üniversitelerinin büyümesi ve devlet üniversitelerinde öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısının yükselmesi, eğitim kalitesini olumsuz etkiledi. YÖK verileri, her üç üniversite mezunundan birinin işsiz olduğunu ya da niteliğinin altında işlerde çalıştığını gösteriyor. Türkiye için çözüm, üniversite sayısını azaltmaktan çok, mevcut kurumların standartlarını yükseltmek, akreditasyon mekanizmalarını güçlendirmek ve mesleki eğitimi yeniden yapılandırmaktan geçiyor. Aksi halde, dar gelirli ailelerin çocukları için yükseköğretim, bir umut olmaktan çıkıp hayal kırıklığına dönüşmeye devam edecek.