G7 liderler zirvesinin ‘başarı’ olarak nitelendirilmesine rağmen, uzmanlara göre asıl hikaye transatlantik ittifakın içindeki derin gerilimlerdi. Nadia Massih’in konuğu IE Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Manuel Muñiz, geçtiğimiz günlerde sona eren G7 zirvesinde liderlerin küresel yönetişim vurgusuna rağmen, ticaretten iklime, NATO’dan Ukrayna ve Rusya politikalarına kadar geniş bir yelpazede anlaşmazlıkların sürdüğünü belirtti. Zirve bildirgesinde ‘uluslararası düzenin güçlendirilmesi’ çağrısı yapılırken, ABD ile Avrupalı müttefikler arasındaki uçurum giderek derinleşiyor.
Transatlantik İttifakın Kırılma Noktaları
G7 zirvesinde en çarpıcı anlaşmazlık konularından biri ticaret politikaları oldu. ABD’nin Çin’e yönelik yeni tarifeleri ve ‘America First’ yaklaşımı, Avrupalı liderlerin serbest ticaret ve çok taraflılık vurgusuyla çatıştı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ABD’nin iç pazarını korumak adına uyguladığı politikaların küresel ticaret sistemine zarar verdiğini savunurken, Almanya Şansölyesi Olaf Scholz da benzer endişeleri dile getirdi.
İklim değişikliği konusu ise ikinci büyük çatışma alanı oldu. ABD’nin fosil yakıt yatırımlarını teşvik eden politikaları, Avrupa Birliği’nin Yeşil Mutabakat hedefleriyle taban tabana zıt. Zirve bildirgesinde iklim krizinin aciliyeti vurgulanmasına rağmen, somut taahhütler konusunda ilerleme sağlanamadı. Uzmanlar, bu durumun gelişmekte olan ülkeler nezdinde G7’nin güvenilirliğini zedelediği görüşünde.
NATO ve Ukrayna politikaları da gerilimin diğer boyutları. ABD’nin Ukrayna’ya askeri yardımı artırma çağrılarına karşın, bazı Avrupalı müttefikler savaşın uzamasından endişe duyuyor. Macaristan ve Slovakya gibi ülkeler, Rusya’ya yönelik yaptırımların genişletilmesine karşı çıkarken, Polonya ve Baltık ülkeleri daha sıkı önlemler talep ediyor. Bu iç bölünmeler, NATO’nun doğu kanadında güvenlik mimarisini sorgulatıyor.
Küresel Yönetişim Söylemi ve Gerçeklik
Zirvenin resmi teması ‘küresel yönetişim’ olarak belirlenmiş olsa da, analistler bu söylemin mevcut jeopolitik kırılmaları perdelemek için kullanıldığına dikkat çekiyor. G7 ülkeleri, dünya nüfusunun sadece %10’unu temsil ederken, küresel GSYİH’nin %45’ini oluşturuyor. Ancak Çin, Rusya ve Hindistan gibi ülkelerin artan etkisi karşısında, Batı blokunun ortak bir duruş sergileme kabiliyeti sorgulanıyor.
Muñiz’e göre, transatlantik gerilimin temelinde yatan neden, ABD’nin stratejik önceliklerinin Asya-Pasifik’e kayması ve Avrupa’nın kendi güvenlik mimarisini inşa etme çabaları. Bu durum, NATO’nun geleceği ve AB’nin savunma entegrasyonu gibi kritik meseleleri de beraberinde getiriyor. Zirvede ele alınan yapay zeka düzenlemesi ve dijital vergilendirme gibi konular ise, tüm bu jeopolitik tartışmaların gölgesinde kaldı.
ABD Başkanı Joe Biden, zirve sonrası yaptığı açıklamada, “İttifakımız her zamankinden daha güçlü” dese de, perde arkasında yaşanan pazarlıklar ve uzlaşmazlıklar, bu ifadenin ne kadar gerçeği yansıttığı konusunda soru işaretleri yaratıyor. Özellikle Ukrayna’ya askeri destek konusunda Avrupa içinde yaşanan fikir ayrılıkları, ittifakın sınırlarını test ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
G7 zirvesindeki transatlantik gerilim, Türkiye’nin dış politikası için önemli sinyaller taşıyor. Türkiye, NATO’nun güney kanadında kilit bir ülke olarak, ittifak içi uyumsuzluklardan doğrudan etkileniyor. ABD ile yaşanan F-35 ve S-400 krizleri, Avrupa ülkeleriyle Doğu Akdeniz’deki enerji ve deniz yetki alanı tartışmaları, bu gerilimin yansımaları olarak görülebilir. Öte yandan, Türkiye’nin Ukrayna-Rusya savaşında oynadığı arabuluculuk rolü, transatlantik ittifak içinde kendine özgü bir konum kazanmasını sağladı. G7’nin küresel yönetişim vurgusu, Türkiye’nin çok taraflı platformlardaki etkinliğini artırma çabalarıyla örtüşse de, Batı ile yaşanan güven bunalımı bu potansiyeli sınırlıyor. Türkiye’nin AB üyelik sürecindeki tıkanma ve NATO içindeki pragmatik duruşu, bu yeni jeopolitik denklemde dengeleri hassaslaştırıyor.