Soğuk Savaş döneminde nükleer savaş korkusu, küresel siyasetin belirleyici unsurlarından biriydi. Ancak bugün, dünyanın en güçlü nükleer cephaneliklerine sahip ülkelerin liderleri — Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping — nükleer savaş riskini geçmişe kıyasla daha az ciddiye alıyor gibi görünüyor. Bu durum, uluslararası güvenlik uzmanlarını endişelendiriyor.
Nükleer Tehdidin Normalleşmesi
Son yıllarda nükleer silahların kullanımına ilişkin söylemler, Soğuk Savaş sonrası dönemde görülmemiş bir şekilde arttı. Rusya'nın Ukrayna işgali sırasında Putin'in nükleer güçlerini alarma geçirmesi, ABD'nin INF Anlaşması'ndan çekilmesi ve Çin'in nükleer başlık sayısını hızla artırması, küresel nükleer istikrarı sarstı. Ayrıca, ABD ile Rusya arasındaki New START anlaşmasının askıya alınması, silahların kontrolü mimarisini çökertti. Trump yönetiminin nükleer testlere yeniden başlama sinyali vermesi ve Kuzey Kore'nin nükleer programını genişletmeye devam etmesi, tabloyu daha da karmaşık hale getiriyor.
Uzmanlar, nükleer caydırıcılığın hâlâ geçerli olduğunu ancak liderlerin nükleer savaşın yıkıcı sonuçlarını hafife aldığını belirtiyor. Soğuk Savaş döneminde ABD ve Sovyet liderleri, nükleer çatışmanın medeniyetin sonu anlamına geleceğini bilerek hareket ediyordu. Bugün ise nükleer silahlar, daha çok siyasi blöf aracı olarak görülüyor. Bu algı değişikliği, yanlış hesaplama riskini artırıyor.
Küresel ve Bölgesel Yansımalar
Nükleer silahların kontrolüne yönelik uluslararası çabalar zayıfladıkça, bölgesel güvenlik dinamikleri de olumsuz etkileniyor. Avrupa'da NATO, Rusya'nın nükleer tehditlerine karşı savunma önlemlerini güçlendirirken, Asya-Pasifik'te Çin'in nükleer genişlemesi Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerde kendi nükleer programlarını tartışmaya açtı. Orta Doğu'da ise İran'ın nükleer faaliyetleri, bölgesel bir silahlanma yarışını tetikleyebilir. Bu gelişmeler, küresel nükleer düzenin erozyona uğradığını gösteriyor.
ABD, Rusya ve Çin arasındaki stratejik rekabet, nükleer silahların modernizasyonunu hızlandırıyor. Hepsi hipersonik füzeler, düşük güçlü nükleer başlıklar ve uzay tabanlı silahlar gibi yeni teknolojilere yatırım yapıyor. Bu yeni silahlar, caydırıcılık dengesini bozarak kriz anlarında tırmanma riskini artırıyor. Ayrıca, yapay zekânın nükleer komuta kontrol sistemlerine entegrasyonu, insan hatası olasılığını azaltsa da siber saldırı riskini beraberinde getiriyor.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) gibi kurumlar, nükleer güvenliğin sağlanması için çağrılarını sürdürüyor ancak büyük güçlerin işbirliği eksikliği, etkili bir denetim mekanizmasını engelliyor. Nükleer silahların yayılmasını önleme anlaşması (NPT) da ciddi baskı altında. Nükleer silaha sahip olmayan ülkeler, büyük güçlerin silahsızlanma taahhütlerini yerine getirmediğini belirterek sistemi sorguluyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Nükleer silahlanma yarışının yeniden alevlenmesi, Türkiye'nin güvenlik politikalarını doğrudan etkiliyor. NATO üyesi olarak Türkiye, İncirlik ve Konya gibi üslerde müttefik nükleer silahlarına ev sahipliği yapıyor. Ancak Rusya ile yakın enerji ve savunma işbirliği, Türkiye'yi denge politikası izlemeye zorluyor. Nükleer risklerin arttığı bir ortamda Türkiye, hem NATO içindeki yükümlülüklerini yerine getirmeli hem de bölgesel istikrarı korumak için diplomatik girişimlerde bulunmalı. Ayrıca, Orta Doğu'da nükleer yayılma riski, Türkiye'nin güvenlik çıkarlarını tehdit ediyor. Bu nedenle Ankara, nükleer silahsızlanma çabalarına aktif katkı sunmalı ve küresel nükleer düzenin korunması için çaba göstermelidir.