Çin, on yıl önce ‘hava kıyameti’ olarak adlandırılan rekor düzeydeki hava kirliliğinin ardından başlattığı kapsamlı temizlik çalışmalarında büyük mesafe kat etti. Ancak Financial Times’ın yeni analizine göre, ülkenin savaş zamanı kömür kullanımındaki ani artış, bu alandaki başarıları gölgeliyor ve son yıllarda hava kalitesinde yaşanan bozulmayı gözler önüne seriyor. Analiz, Çin’in 2013’ten bu yana partikül madde (PM2.5) seviyelerinde kaydettiği %40’lık düşüşün ardından, 2021-2023 döneminde emisyonların yeniden yükseldiğini ortaya koyuyor.
Hava kıyametinden bugüne: On yıllık mücadele
2013 yılında Pekin’de PM2.5 seviyesinin metreküp başına 890 mikrograma ulaştığı ‘hava kıyameti’ günleri, Çin hükümetini sert önlemler almaya zorlamıştı. O tarihten itibaren uygulamaya konulan ‘Hava Kirliliği ile Mücadele Eylem Planı’, kömür yakıtlı santrallerin kapatılması, endüstriyel filtrelerin zorunlu hale getirilmesi ve milyonlarca aracın elektrikliye dönüştürülmesi gibi adımları içeriyordu. Bu politikalar, özellikle başkent Pekin ve doğudaki sanayi merkezlerinde hava kalitesinde dramatik bir iyileşme sağladı.
FT’nin bağımsız uydu verileri ve resmi kaynaklara dayandırdığı analizi, 2013-2020 arasında Çin genelinde PM2.5 yoğunluğunda %33-42 oranında düşüş olduğunu teyit ediyor. Ancak analiz, 2021’den itibaren bu eğilimin tersine döndüğünü ve 2023 yılında emisyonların yeniden yükseldiğini gösteriyor. Bunun temel nedeni, ülkenin enerji talebindeki artışa paralel olarak kömür kullanımındaki yükseliş.
Çin’in 2020’de COVID-19 salgını sonrası ekonomik toparlanma çabaları ve 2022’de başlayan Ukrayna savaşının ardından artan enerji arz güvenliği endişeleri, kömüre olan bağımlılığı yeniden güçlendirdi. Ülke, 2022 ve 2023 yıllarında her yıl ortalama 40 gigavatlık yeni kömür santrali kapasitesini devreye aldı. Bu rakam, Avrupa Birliği’nin toplam kurulu kapasitesinin neredeyse yarısına denk geliyor.
Bölgesel ve küresel boyut: İklim hedefleri tehlikede
Çin’in emisyonlarındaki bu dalgalanma, küresel iklim hedefleri açısından kritik önem taşıyor. Dünyanın en büyük karbon salıcısı olan Çin’in 2030’a kadar karbon emisyonlarını zirveye ulaştırma ve 2060’ta net sıfır hedefine ulaşma taahhüdü, uluslararası toplum tarafından yakından izleniyor. Ancak mevcut kömür atağı, bu hedeflere ulaşılmasını zorlaştırıyor.
Uzmanlar, Çin’in kömür santrallerini sadece enerji talebini karşılamak için değil, aynı zamanda yenilenebilir enerji kaynaklarının istikrarsızlığına karşı bir ‘yedek güç’ olarak kullandığını belirtiyor. Ülke aynı zamanda rüzgar ve güneş enerjisinde de dünya lideri konumunda; 2023’te 120 gigavat güneş enerjisi kurulumu yaparak rekor kırdı. Ancak bu yeşil enerji yatırımları, kömürdeki artışın yarattığı olumsuz etkiyi tam olarak dengeleyemiyor.
Bölgesel olarak, Çin’in emisyonlarındaki artış, Hindistan ve Güneydoğu Asya ülkelerinde de benzer bir kömür bağımlılığı trendini tetikleyebilir. Özellikle gelişmekte olan ülkeler, Çin’in ‘önce büyüme sonra temizlik’ modelini örnek alarak iklim taahhütlerini ikinci plana atabilir. Bu durum, Paris İklim Anlaşması’nın küresel sıcaklık artışını 1,5°C ile sınırlama hedefini daha da ulaşılmaz kılıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Çin’in hava kirliliği mücadelesinde yaşadığı bu geri adım, Türkiye’nin enerji politikaları açısından önemli dersler barındırıyor. Türkiye de kömür santrallerine yatırım yaparken bir yandan yenilenebilir enerji kapasitesini artırmaya çalışıyor. Ancak Çin örneği, enerji arz güvenliği endişelerinin çevresel hedefleri nasıl gölgeleyebileceğini gösteriyor. Türkiye’nin Paris Anlaşması kapsamında 2053 net sıfır hedefi doğrultusunda kömürden çıkış stratejisini hızlandırması ve yenilenebilir enerjiyi ana kaynak haline getirmesi gerekiyor. Aksi halde, Çin’de olduğu gibi kısa vadeli enerji krizleri uzun vadeli iklim taahhütlerini tehlikeye atabilir.