ABD Kongresi, İran'a karşı olası bir askeri müdahale için başkanlık yetkilerini yeniden tanımlayacak kritik bir tasarıyı bu hafta oylamaya hazırlanıyor. Tasarının kabulü halinde, Başkan Joe Biden yönetiminin Tahran'a yönelik diplomatik baskı araçları önemli ölçüde değişecek. Ancak analistlere göre, Irak ve Afganistan'dan çekilme travması yaşayan, yeni bir savaşa sıcak bakmayan Amerikan kamuoyu, İran yönetiminin elini güçlendiriyor. Tahran, Washington'un taleplerini karşılamak yerine, zamanın kendi lehine işlediğini düşünüyor.
Yetkilendirme Tasarısının Perde Arkası
Temsilciler Meclisi'ne sunulan tasarı, 2001 ve 2002'de kabul edilen ve ABD'nin küresel terörle mücadele ve Irak operasyonlarına gerekçe oluşturan Askeri Güç Kullanımı Yetkilendirmeleri'ni (AUMF) güncellemeyi amaçlıyor. Mevcut AUMF'ler, İran destekli milis gruplar da dahil olmak üzere pek çok yapıyı kapsayacak şekilde yorumlanabiliyor. Yeni tasarı, başkanın İran'a karşı tek taraflı askeri harekat yetkisini sınırlandırarak, Kongre'nin onayı olmadan geniş çaplı bir operasyon başlatılmasını engellemeyi hedefliyor.
Beyaz Saray, tasarıya temkinli yaklaşırken, İran dosyasının başmüzakerecisi olan Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Kongre'ye gönderdiği mektupta, yeni kısıtlamaların Tahran'ın nükleer programına karşı caydırıcılığı zayıflatabileceği uyarısında bulundu. Buna karşılık, tasarının Demokrat destekçileri, Amerikan halkının savaş yorgunu olduğunu ve yeni bir maceraya izin verilmeyeceğini vurguluyor.
Anketler, Amerikalıların yüzde 60'ından fazlasının İran'a yönelik askeri seçeneklere karşı olduğunu gösteriyor. Bu eğilim, Tahran yönetiminin masada daha güçlü bir pozisyon almasına yol açıyor. İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, son açıklamasında, “Washington, maksimum baskı politikasının başarısız olduğunu kabul etmeli ve gerçekçi olmalı” ifadelerini kullandı.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İran dosyasındaki bu gelişme, sadece ikili ilişkileri değil, tüm Ortadoğu dengelerini etkiliyor. İsrail, ABD'nin olası bir geri adımını kendi güvenliği açısından tehdit olarak görüyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, “İran'ın nükleer silah kapasitesine ulaşmasına asla izin vermeyeceğiz” diyerek, Amerika'nın çekimser kaldığı noktada tek başına hareket edebileceğinin sinyalini verdi.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri ise İran'la uzlaşı arayışında. Pekin'in arabuluculuğunda Suudi-İran anlaşmasıyla başlayan yumuşama dalgası, bölgede Washington'un etkisini azaltma potansiyeli taşıyor. ABD'nin askeri müdahale yetkisini sınırlaması, müttefikler nezdinde “güvenilirlik” tartışmalarını yeniden alevlendirebilir.
Diplomatik cephede, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler'de İran konusunda farklı sesler yükseliyor. Fransa ve Almanya, ABD'nin İran'a yönelik maksimum baskı politikasının başarısız olduğunu düşünerek, diyalog kanallarının açık tutulmasından yana. Bu durum, transatlantik ittifakında yeni bir sürtüşme alanı daha yaratabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD'nin İran politikasındaki bu olası değişim, Türkiye için hem fırsat hem de riskler barındırıyor. Türkiye, İran'la enerji ticareti ve sınır güvenliği konularında doğrudan bağlantılı. ABD'nin askeri müdahale kapasitesini sınırlaması, kısa vadede İran'la tansiyonun düşmesine katkı sağlayabilir. Bu durum, Ankara'nın Suriye ve Irak'ta İran destekli gruplarla mücadelesinde daha manevra kabiliyeti kazanmasına olanak tanıyabilir. Ancak uzun vadede, başıboş kalan İran'ın nükleer faaliyetlerinin bölgesel bir silahlanma yarışını tetiklemesi, Türkiye'nin güvenlik hesaplarını zorlaştırabilir. Ayrıca, ABD'nin bölgede çekilme algısı, Türkiye'yi Rusya ve İran'la daha karmaşık bir denge oyununa itebilir. Ankara, bu nedenle hem Washington hem Tahran'la kanalları açık tutarak esnek bir dış politika izlemeye devam edecektir.