ABD'nin İran'a yönelik politikası, Quincy Enstitüsü analisti Adam Weinstein'ın değerlendirmesine göre, hala 'hızlı ve kolay bir savaş' hayali üzerine kurulu. Weinstein, France 24'teki bir tartışma programında yaptığı açıklamada, Washington'ın yıllardır süren diplomatik başarısızlıkların ardından askeri seçeneklere yöneldiğini ancak bunun da bir çözüm getirmediğini vurguladı. Analist, 'ABD, Ortadoğu'da mükemmel savaşı arıyor, oysa bu bir yanılsamadan ibaret' ifadelerini kullandı.
Gelişmenin arka planı
Quincy Enstitüsü'nün yayımladığı kapsamlı analizde, ABD'nin İran politikasının son on yılda nasıl evrildiği detaylandırılıyor. 2015'te imzalanan nükleer anlaşmanın (JCPOA) ABD'nin tek taraflı çekilmesiyle çöküşü, ardından gelen 'maksimum baskı' politikası ve İran'ın buna karşılık uranyum zenginleştirme çalışmalarını hızlandırması, süreci bugüne taşıdı. Weinstein, 'her başarısızlıktan sonra Washington, bir sonraki adımın daha sert olması gerektiğine inanıyor. Bu döngü, savaş riskini sürekli artırıyor' dedi.
Analizde, ABD'nin İran'da rejim değişikliği hedefinin de gerçekçi olmadığına dikkat çekiliyor. 2020'deki Kasım Süleymani suikastı, 2022'deki Mahsa Amini protestoları ve 2024'te İsrail-İran arasındaki doğrudan çatışmalar, bölgedeki dengeleri değiştirse de ABD'nin stratejik hedeflerine ulaşmasını sağlamadı. Aksine, İran'ın nükleer programındaki ilerleme ve bölgesel milis güçlerinin etkinliği arttı.
Bölgesel veya küresel boyut
Weinstein'ın uyarısı, yalnızca ABD-İran ilişkilerini değil, bölgesel güvenlik denklemini de ilgilendiriyor. ABD'nin askeri seçeneklere yönelmesi, İran'ın vekil güçleri aracılığıyla yürüttüğü hibrit savaş stratejisini tetikliyor. Bu durum, Irak'tan Yemen'e, Suriye'den Lübnan'a kadar geniş bir coğrafyada istikrarsızlığı derinleştiriyor. Özellikle İsrail'in İran hedeflerine yönelik saldırıları ve İran'ın nükleer programa yatırımları, bölgesel savaş riskini hiç olmadığı kadar yüksek seviyeye çıkarmış durumda.
Öte yandan, Körfez ülkelerinin de aralarında bulunduğu bölgesel aktörler, ABD-İran arasında doğrudan bir çatışmadan kaçınmaya çalışıyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, Çin arabuluculuğunda İran'la yakınlaşma adımları atarken, Katar ve Umman da iletişim kanallarını açık tutuyor. Weinstein, 'ABD yönetimleri, diplomasi masasına dönmek yerine askeri güç kullanma refleksini sürdürüyor' diyerek Washington'ın bu eğilimini eleştiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İran gerginliği, Türkiye için hem fırsat hem de risk barındırıyor. Ekonomik olarak, yaptırımlar ve olası bir çatışma, enerji fiyatlarını yükseltebilir ve İran'la ticareti olumsuz etkileyebilir. Güvenlik açısından, İran'ın nükleer silah kapasitesine ulaşması Türkiye'yi doğrudan tehdit ederken, ABD'nin bölgede artan askeri varlığı da PKK/YPG'ye desteği artırabilir. Diplomatik alanda ise Türkiye, hem ABD hem de İran'la diyalog halinde olan ender ülkelerden biri olarak arabuluculuk rolü üstlenebilir. Ancak bu hassas denge, Ankara'nın stratejik hamlelerini dikkatli yapmasını gerektiriyor.