ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Xi Jinping arasında Mayıs ayında gerçekleşen yüksek riskli zirvenin ardından, her iki tarafın resmi açıklamalarında “ABD-Çin stratejik istikrarı” kavramı yer aldı. Ancak Beyaz Saray bu vizyonu “adalet ve karşılıklılık temelinde yapıcı bir stratejik istikrar ilişkisi” olarak tanımlarken, Pekin bu kavramı çok farklı bir çerçevede yorumluyor. Çin Dışişleri Bakanlığı, istikrarı “karşılıklı saygı, adalet ve kazan-kazan işbirliği” olarak formüle ederken, aslında Washington'un küresel hegemonyasına meydan okuyan bir pozisyon alıyor. Bu fark, ABD'nin Çin'in stratejik hedeflerini anlamakta neden zorlandığını ve ikili ilişkilerin neden giderek daha rekabetçi hale geldiğini açıklıyor.
Stratejik İstikrar: İki Farklı Anlayış
“Stratejik istikrar” terimi, Soğuk Savaş döneminde ABD ve Sovyetler Birliği arasında nükleer dengenin bir tanımı olarak ortaya çıkmıştı. Ancak günümüzde ABD-Çin bağlamında bu kavram, ticaret, teknoloji, askeri güç ve bölgesel nüfuz gibi çok daha geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Washington, istikrarı mevcut uluslararası düzenin korunması ve Çin'in bu kurallara uyum sağlaması olarak görüyor. Pekin ise istikrarı, küresel güç dengesinin kendi lehine değişmesi ve “Çin merkezli” yeni bir düzenin tanınması olarak algılıyor.
Trump yönetimi, Mayıs zirvesinde Çin'e karşı daha sert bir ticaret politikası izlerken, Pekin'in “stratejik istikrar” vurgusunu kendi çıkarlarına uygun bir koz olarak kullanmaya çalıştı. Ancak Çin, bu kavramı aslında ABD'nin Tayvan, Güney Çin Denizi ve insan hakları gibi konulardaki baskılarına karşı bir savunma mekanizması olarak işliyor. Örneğin, Çin Dışişleri Bakanlığı'nın açıklamalarında sıkça atıfta bulunulan “karşılıklı saygı”, aslında ABD'nin Çin'in iç işlerine karışmaması anlamına geliyor.
Uzmanlara göre, bu kavramsal farklılık iki ülke arasındaki güven bunalımını derinleştiriyor. Washington, Pekin'in istikrar tanımını “statükoya meydan okuma” olarak yorumlarken, Beijing, ABD'nin tutumunu “çifte standart” olarak nitelendiriyor. Sonuçta, her iki taraf da aynı kelimeyi kullansa da, farklı hedeflere hizmet ediyor.
Bölgesel ve Küresel Boyutlar
ABD-Çin rekabeti, yalnızca ikili ilişkileri değil, tüm Asya-Pasifik bölgesinin güvenlik mimarisini etkiliyor. Çin, “stratejik istikrar” söylemini, özellikle Güney Çin Denizi'ndeki askeri faaliyetlerini meşrulaştırmak için kullanırken, ABD bu bölgedeki müttefikleriyle askeri tatbikatlarını artırıyor. Aynı şekilde, teknoloji savaşında Huawei, TikTok gibi şirketler üzerinden yaşanan gerilim, istikrar arayışını daha da karmaşık hale getiriyor.
Küresel ölçekte ise, iki süper güç arasındaki bu anlaşmazlık, iklim değişikliği, pandemi yönetimi ve nükleer silahların kontrolü gibi alanlarda işbirliğini sekteye uğratıyor. Uluslararası kurumlar, bu kavramsal uçurumun ortasında daha da zayıflıyor. Örneğin, Dünya Ticaret Örgütü reformu konusunda taraflar arasında uzlaşma sağlanamaması, ticaret savaşlarının derinleşmesine yol açıyor.
Analistler, bu durumun ancak her iki tarafın da “stratejik istikrar” tanımını netleştirip, somut adımlar atmasıyla aşılabileceğini belirtiyor. Ancak mevcut tablo, hem ABD hem de Çin'in pozisyonlarını katılaştırdığını ve uzun vadeli bir çatışma riskinin arttığını gösteriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, bu güç mücadelesinde dengeleyici bir rol üstlenmeye çalışırken, ABD-Çin rekabetinin etkilerini yakından hissediyor. Özellikle NATO üyesi olarak ABD ile ittifak ilişkileri devam ederken, Çin ile ekonomik işbirliği ve “Kuşak ve Yol” Projesi’ndeki ortaklıkları, Ankara’nın denge politikasını zorunlu kılıyor. ABD’nin Çin’e yönelik baskıları, Türkiye’nin Çin ile ticaretinde dolaylı etkiler yaratabilir. Ayrıca, Doğu Akdeniz ve Kafkasya gibi bölgelerde Rusya’nın rolüyle birleşen bu rekabet, Türkiye’nin manevra alanını daraltıyor. Stratejik istikrar arayışının maliyeti, Türkiye’nin hem batı hem doğu blokuyla ilişkilerinde daha karmaşık bir pozisyon almasını gerektiriyor.