Londra İklim Haftası (LCAW) kapsamında, İnsan Hakları ve İş Dünyası Kaynak Merkezi, Chatham House, Climate Home News ve Doğal Kaynak Yönetimi Enstitüsü'nün ev sahipliğinde düzenlenen bir panelde, kritik minerallerdeki yeni diplomatik ittifakların adil bir enerji dönüşümünü mümkün kılıp kılamayacağı ele alındı. Etkinlik, küresel yeşil dönüşümün temel taşlarından olan lityum, kobalt, nadir toprak elementleri gibi minerallerin tedarik zincirlerindeki jeopolitik gerilimleri ve sürdürülebilirlik sorunlarını masaya yatırdı.
Kritik minerallerde yeni diplomasi dalgası
Panelde, mevcut maden tedarik zincirlerinin büyük ölçüde Çin'in kontrolünde olduğu, bunun da enerji dönüşümünü tekelleşme riskiyle karşı karşıya bıraktığı vurgulandı. Konuşmacılar, ABD ve Avrupa Birliği'nin öncülüğünde kurulan Mineraller Güvenliği Ortaklığı (MSP) gibi girişimlerin, arz çeşitliliğini artırmayı ve madencilik faaliyetlerinde çevresel ve sosyal standartları yükseltmeyi hedeflediğini belirtti. Ancak bu ittifakların, kaynak zengini ülkelerin kalkınma haklarını göz ardı edebileceği uyarısı da yapıldı.
NRGI Direktörü Daniel Kaufmann, "Yeni maden anlaşmaları, yalnızca hammadde akışını güvence altına almamalı; aynı zamanda yerel toplulukların onayını almadan ve adil gelir paylaşımı sağlamadan başarılı olamaz" ifadelerini kullandı. Chatham House uzmanları ise, yeşil teknolojiler için gerekli olan minerallerin çıkarılmasının, gelişmekte olan ülkelerde yeni bir "kaynak laneti" yaratmaması için şeffaflık mekanizmalarının oluşturulması gerektiğini vurguladı.
Küresel ve bölgesel boyut
Panelin odak noktalarından biri de, Afrika ve Latin Amerika'daki maden zengini ülkelerin bu yeni ittifaklarda nasıl bir rol oynayacağıydı. Şili, Arjantin, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Endonezya gibi ülkeler, artan talebi karşılamak için üretim kapasitelerini genişletirken, çevresel yıkım ve işçi hakları ihlalleri endişeleri de gündemde. Özellikle yeraltı sularının kirlenmesi ve nadir toprak elementlerinin işlenmesi sırasında ortaya çıkan toksik atıklar, sivil toplum kuruluşlarının tepkisine neden oluyor.
Climate Home News analistleri, "Maden diplomasisinin başarısı, yalnızca arz güvenliğiyle değil, aynı zamanda enerji yoksulluğuyla mücadele ve iklim adaletiyle de ölçülecek" değerlendirmesinde bulundu. Panelde, yenilenebilir enerjiye geçişte kullanılan pillerin ve elektrikli araçların, fosil yakıtlardan daha az karbon saldığı ancak bu teknolojilerin hammaddelerinin çıkarılmasının yeni ekolojik krizlere yol açabileceği hatırlatıldı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, kritik minerallerin tedarikinde dışa bağımlı bir ülke olarak bu gelişmelerden doğrudan etkilenecektir. Enerji dönüşümü için gerekli olan lityum ve nadir toprak elementlerini ithal eden Türkiye'nin, MSP gibi ittifaklara dahil olmaması, orta vadede tedarik güvenliği riski oluşturabilir. Öte yandan, Türkiye'nin Eti Maden gibi kuruluşlarla bor madenciliğindeki deneyimi, bu alanda alternatif diplomatik kanallar geliştirmek için kullanılabilir. Yerli otomobil TOGG ve yenilenebilir enerji yatırımları göz önüne alındığında, Türkiye'nin maden diplomasisinde daha aktif rol alması hem ekonomik hem de stratejik bir zorunluluk haline gelmiştir.