Londra merkezli haftalık haber dergisi The Economist'in piyasalara, ekonomiye ve iş dünyasına odaklanan podcast serisi, bu haftaki bölümünde "Yatırımcılar Amerikan hisselerini satın almayı bırakmalı mı?" sorusunu masaya yatırdı. Programda, ABD hisse senetlerinin uzun süredir devam eden üstün performansının sona ermiş olabileceği ve küresel yatırımcıların portföylerini çeşitlendirmek için nedenlerin arttığı ele alındı. Tartışma, özellikle 2020'lerin başından bu yana ABD piyasalarının dünya genelindeki diğer piyasalara kıyasla kaydettiği olağanüstü getirilerin sürdürülebilirliği üzerine kurulu.
ABD Hisse Senetlerinin Uzun Süreli Hakimiyeti
Son on yılda ABD hisse senetleri, gelişmiş ve gelişmekte olan piyasaların büyük çoğunluğunu geride bıraktı. Özellikle teknoloji devleri Apple, Microsoft, Amazon, Alphabet ve Meta gibi şirketlerin piyasa değerlerindeki muazzam artış, S&P 500 endeksini tarihi zirvelere taşıdı. Düşük faiz ortamı, güçlü kurumsal kârlılık ve ABD ekonomisinin pandemi sonrası hızlı toparlanması bu yükselişi destekleyen ana faktörler oldu.
Ancak The Economist'in podcast'inde konuşan analistler, bu tablonun değişmeye başladığına işaret ediyor. ABD Merkez Bankası'nın (Fed) enflasyonla mücadele kapsamında faiz oranlarını yüksek seviyelerde tutması, şirket değerlemeleri üzerinde baskı oluşturuyor. Ayrıca, ABD borsalarındaki yoğunlaşma riski dikkat çekiyor: S&P 500'ün toplam piyasa değerinin yaklaşık üçte biri sadece birkaç teknoloji şirketinden oluşuyor. Bu durum, endeksin bu şirketlerde yaşanabilecek bir düşüşten orantısız şekilde etkilenmesine yol açabilir.
Küresel Piyasalarda Değişen Dengeler
Podcast'te ele alınan bir diğer önemli nokta, diğer bölgelerdeki yatırım fırsatlarının giderek cazipleşmesi. Avrupa'da ekonomik toparlanma sinyalleri güçlenirken, Asya piyasalarında özellikle Japonya ve Hindistan öne çıkıyor. Japonya Merkez Bankası'nın (BOJ) negatif faiz politikasını sonlandırması ve kurumsal yönetişim reformları, Japon hisse senetlerine olan ilgiyi artırdı. Hindistan ise genç nüfusu, hızla büyüyen dijital ekonomisi ve imalat sektöründeki atılımlarıyla uzun vadeli yatırımcıların radarında.
Çin ekonomisindeki yavaşlama ve jeopolitik gerilimler, bazı yatırımcıları Çin'den uzaklaştırırken, bu durumun diğer gelişmekte olan piyasalara yönelik ilgiyi artırabileceği belirtiliyor. Ayrıca, ABD dolarının güçlü seyri, gelişmekte olan ülke para birimleri üzerinde baskı yaratarak bu piyasalardaki getirileri olumsuz etkileyebiliyor. Ancak doların zirve yaptığı ve önümüzdeki dönemde değer kaybedebileceği beklentisi, gelişmekte olan piyasalar için bir rahatlama sağlayabilir.
Yatırımcılar İçin Çıkarımlar
The Economist'in değerlendirmesine göre, yatırımcıların tek bir piyasaya aşırı bağımlı kalmak yerine coğrafi çeşitlendirmeye gitmesi mantıklı olabilir. Ancak bu, ABD hisse senetlerinin tamamen terk edilmesi gerektiği anlamına gelmiyor. ABD, yenilikçi şirketleri, derin sermaye piyasaları ve güçlü hukuki altyapısıyla hâlâ cazip bir yatırım destinasyonu. Önemli olan, değerlemelerin tarihsel ortalamalara göre yüksek olduğu bir dönemde seçici davranmak ve riskleri dağıtmak.
Podcast'te ayrıca, pasif yatırım fonlarının artan popülaritesinin piyasa dinamiklerini nasıl etkilediği tartışıldı. Milyarlarca doların endeks fonlarına akması, hisse senedi fiyatlarının temel göstergelerden kopmasına neden olabilir. Bu da piyasa düzeltmelerinde sert düşüş riskini artırıyor. Yatırımcıların bu tür riskleri göz önünde bulundurarak portföylerini gözden geçirmesi öneriliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD hisse senetlerine yönelik ilginin azalması ve küresel yatırımcıların çeşitlendirmeye gitmesi, Türkiye gibi gelişmekte olan piyasalar için bir fırsat kapısı aralayabilir. Türkiye, genç nüfusu, stratejik konumu ve son dönemde uygulanan sıkı para politikası sayesinde yabancı yatırımcıların radarına girebilir. Ancak yüksek enflasyon, jeopolitik riskler ve TL'deki dalgalanma, bu potansiyelin hayata geçmesini zorlaştırıyor. Yine de ABD dolarının zayıflaması ve küresel risk iştahının artması durumunda Türk varlıklarına ilgi artabilir. Ekonomi yönetiminin öngörülebilir politikaları ve yapısal reformlar, bu süreçte belirleyici olacak.