Yapay zeka (AI) teknolojisinin küresel ölçekte düzenlenmesine yönelik tartışmalar, söz konusu teknolojinin biyolojik çeşitlilik ve ekosistemler üzerindeki potansiyel yıkıcı etkilerini büyük ölçüde görmezden geliyor. Çevre örgütleri, hükümetler ve teknoloji devlerinin yürüttüğü AI yönetişimi müzakerelerinde, doğa üzerindeki dolaylı ve doğrudan risklerin yeterince ele alınmadığına dikkat çekiyor. Konuyla ilgili yayımlanan kapsamlı bir rapora göre, AI sistemlerinin enerji tüketimi, su kullanımı ve nadir toprak elementleri gibi doğal kaynaklara olan bağımlılığı, ekosistemler üzerinde baskı yaratıyor. Özellikle büyük veri merkezleri ve AI modellerinin eğitimi sırasında ortaya çıkan yüksek karbon ayak izi, iklim hedefleriyle çelişiyor.
Doğanın göz ardı edilen sesi
Climate Home News’ün haberine göre, küresel AI yönetişimi çerçeveleri şu ana kadar ağırlıklı olarak insan hakları, veri gizliliği ve algoritmik önyargı gibi konulara odaklandı. Ancak doğanın korunması ve biyolojik çeşitlilik kaybı, müzakerelerin gölgede kalan boyutları oldu. Conservation International gibi önde gelen sivil toplum kuruluşları, AI'nın doğal kaynakların tüketimini artırabileceğini ve bunun da biyolojik çeşitlilik üzerinde geri dönüşü olmayan etkiler yaratabileceğini belirtiyor. Örneğin AI teknolojisi, madencilik şirketlerinin değerli mineralleri daha verimli şekilde çıkarmasına olanak tanıyarak hassas ekosistemleri tehdit altına sokuyor. Ayrıca otonom araçlar ve insansız hava araçları gibi uygulamalar, doğal yaşam alanlarının bozulmasına yol açabiliyor.
Raporda ayrıca AI'nın iklim değişikliğiyle mücadelede potansiyel faydalarına da değiniliyor. Akıllı şebekeler, enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji yönetimi gibi alanlarda AI, sera gazı emisyonlarını azaltmaya yardımcı olabilir. Ancak çevreciler, bu faydaların yanı sıra teknolojinin çevresel maliyetlerinin de hesaba katılması gerektiğini vurguluyor. AI sistemlerinin eğitimi için devasa miktarlarda enerji ve su gerekiyor; örneğin GPT-3 modelinin eğitimi, yaklaşık 1.300 megavat saat elektrik tüketerek bir hanenin yıllık tüketiminin 120 katını aşabiliyor.
Bölgesel ve küresel boyut
AI'nın doğa üzerindeki etkileri, yalnızca gelişmiş ülkelerde değil, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde de büyük önem taşıyor. Teknoloji şirketlerinin nadir toprak elementleri ve diğer mineraller için Çin, Kongo ve Güney Amerika gibi bölgelere yönelmesi, bu bölgelerdeki ekosistemler üzerinde ek baskı oluşturuyor. Aynı zamanda AI, ormansızlaşma ve kaçak avcılık gibi çevre suçlarının tespitinde kullanılabilecek potansiyele sahip; ancak bu uygulamalar henüz yaygınlaşmadı.
Küresel düzeyde, AB’nin AI Yasası gibi düzenleme çabaları, doğa üzerindeki etkileri kapsayacak şekilde genişletilmiyor. Uzmanlar, uluslararası toplumun AI politikalarını oluştururken doğanın korunmasını da temel bir ilke olarak benimsemesi gerektiğini savunuyor. Birleşmiş Milletler bünyesinde yürütülen AI yönetişimi tartışmaları, henüz doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı konusunda somut adımlar atmış değil. Bu durum, AI'nın iklim krizi ve biyolojik çeşitlilik kaybıyla mücadelede hem çözüm hem de tehdit olabileceği gerçeğini yansıtıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, AI teknolojilerine artan yatırımları ve Ulusal Yapay Zeka Stratejisi ile bu alanda önemli adımlar atarken, çevresel boyutun göz ardı edilmemesi gerekiyor. Özellikle enerji yoğun veri merkezlerinin kurulumu ve nadir toprak elementlerine olan talep, Türkiye’nin doğal kaynakları üzerinde ek baskı oluşturabilir. Ayrıca, AI’nın tarım ve su yönetiminde kullanımı, iklim değişikliğiyle mücadelede fırsat sunarken, olası çevresel risklerin de düzenleyici çerçevelere dahil edilmesi önem taşıyor. Türkiye’nin, AB ve BM nezdinde yürütülen AI müzakerelerinde doğa koruma odaklı bir duruş sergilemesi, hem ulusal çıkarları hem de küresel sorumluluğu açısından değerlendirilebilir.