İsrail'in Suriye'deki askeri operasyonlarını son haftalarda belirgin şekilde yoğunlaştırması, bölgesel dengeleri yeniden şekillendirirken Ankara'yı da zorlu bir diplomatik ve stratejik sınavla karşı karşıya bırakıyor. İsrail Savunma Kuvvetleri'nin (IDF) Şam'ın güneyinde ve Golan Tepeleri'nin doğusunda düzenlediği hava saldırıları ile kara unsurlarının tampon bölgedeki varlığını artırması, Suriye'nin toprak bütünlüğüne yönelik en ciddi tehditlerden birini oluşturuyor. Bu gelişmeler, Türkiye'nin Suriye'deki çıkar alanlarını doğrudan etkilerken, aynı zamanda Rusya ve İran'ın bölgedeki etkisiyle iç içe geçmiş karmaşık bir denklemin parçası olarak öne çıkıyor.
Gelişmenin arka planı: İsrail'in Suriye'de artan askeri varlığı
İsrail, 7 Ekim 2023 sonrası Gazze'de başlattığı operasyonların ardından, Suriye'de İran destekli milis gruplara ve Hizbullah'a yönelik hava saldırılarını belirgin şekilde artırdı. Ancak son dönemdeki faaliyetler, yalnızca hava saldırılarıyla sınırlı kalmıyor. İsrail ordusu, 1974 tarihli Kuvvetlerin Çekilmesi Anlaşması ile belirlenen tampon bölgede daha önce görülmemiş şekilde mevzi kazarken, bazı birliklerinin Birleşmiş Milletler gözlemci gücünün (UNDOF) faaliyet alanına girdiği belirtiliyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun, Suriye'nin kuzeyindeki ılımlı muhalif gruplarla doğrudan temas kurduğuna dair iddialar da bulunuyor. Bu durum, Ankara'nın desteklediği Özgür Suriye Ordusu ile Esad karşıtı koalisyonun parçalanmasına yol açabilecek bir gelişme olarak değerlendiriliyor.
Uzmanlara göre İsrail'in amacı, İran'ın Suriye üzerinden kara köprüsü kurmasını engellemek ve Hizbullah'ın füze envanterini genişletmesine mani olmak. Ancak mevcut politikalar, Suriye'nin toprak bütünlüğünü zayıflatarak ülkenin istikrarını daha da olumsuz etkiliyor. İsrail'in Şam yönetimine yönelik açık tehditleri ve Devlet Başkanı Beşar Esad'ın devrilmesi çağrıları, bölgesel bir çatışmanın fitilini ateşleyebilir.
Bölgesel ve küresel boyut: Rusya, İran ve ABD'nin pozisyonları
İsrail'in Suriye'deki faaliyetleri, Rusya'nın askeri varlığını doğrudan ilgilendiren bir boyuta ulaşmış durumda. Moskova, İsrail ile koordinasyon halinde hareket etmekle birlikte, İsrail'in Hmeimim üssü yakınlarındaki operasyonlarına sıcak bakmıyor. Rusya'nın Ukrayna'daki savaş nedeniyle Suriye'deki kaynaklarını sınırlamak zorunda kalması, İsrail'e manevra alanı sağlıyor. İran ise İsrail'in saldırılarına karşı Suriye rejimini korumakta yetersiz kalıyor; ancak Şam yönetiminin hayatta kalması için diplomatik çabalarını sürdürüyor. ABD'nin bölgeden azalan ilgisi, İsrail'i daha proaktif bir politika izlemeye iten faktörlerden biri olarak görülüyor. Özellikle Washington'un Suudi-İsrail normalleşmesi gündemini öne çıkarması, Suriye dosyasını ikincil plana itmiş durumda.
Türkiye ise İsrail'in bu adımlarını, Suriye'nin geleceğine yönelik kendi vizyonuyla çelişen bir tehdit olarak değerlendiriyor. Ankara, Suriye'nin toprak bütünlüğünün korunması gerektiğini savunurken, İsrail'in Golan'daki işgalci konumu ve Suriye içindeki operasyonları, Türk Dışişleri tarafından sık sık kınanıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırılarını "işgal" olarak nitelendirmesi, iki ülke arasındaki gerilimin ne denli yüksek olduğunu gösteriyor. Ancak Ankara'nın elinde İsrail'i caydıracak somut askeri seçenekler bulunmuyor; bu nedenle diplomasi ve uluslararası hukuk çerçevesinde tepki vermesi bekleniyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, İsrail'in Suriye'deki tırmanışını, kendi güvenlik kaygıları açısından yakından izliyor. İsrail'in Suriye'nin kuzeyinde etkinlik kurması, Türkiye'nin PKK/YPG ile mücadelesini ve Cerablus-El Bab hattındaki çıkar alanlarını zayıflatabilir. Ayrıca Ankara'nın Suriye'nin yeniden inşası ve siyasi çözüm sürecindeki rolünü baltalayacak bir gelişmedir. Türkiye'nin, Rusya ve İran ile varılan Astana mutabakatı çerçevesinde Suriye'nin toprak bütünlüğünü savunma politikası, İsrail'in bu adımlarıyla doğrudan çelişmektedir. Bu durumda Ankara, hem diplomatik olarak İsrail'in izole edilmesi hem de Suriye'deki muhalif gruplarla ilişkilerini güçlendirerek bölgede nüfuzunu artırma arayışına gidebilir. Ancak Türkiye'nin, ABD ile ilişkilerini dengeleyerek ve NATO içindeki konumunu koruyarak bu süreçte aktif bir rol oynaması beklenmelidir.