ABD'nin İran'a yönelik olası savaş senaryoları, eski Başkan Donald Trump'ın “zafer ilan edip eve dönme” stratejisiyle yeniden gündemde. Savaş muhabiri ve “King of Kings: The Fall of the Shah and the Revolution That Forged Modern Iran” kitabının yazarı Scott Anderson, France 24'te François Picard'a verdiği demeçte, Washington'ın İran'ı sürekli yanlış okuduğunu ve 1979 devrimiyle 2026 arasında çarpıcı paralellikler olduğunu vurguladı. Anderson'a göre Trump yönetimi, İran'da rejim değişikliği yerine sınırlı bir askeri müdahaleyle “zafer” ilan edip geri çekilmeyi tercih edebilir; bu da “Grönland seçeneği” olarak adlandırılıyor.
1979'dan 2026'ya: Aynı Yanlış Okuma
Anderson, 1979 İran Devrimi öncesinde ABD istihbaratının Şah rejiminin ayakta kalacağına dair yanılgısını hatırlatarak, benzer bir öngörü körlüğünün bugün de yaşandığını savundu. O dönemde Washington, Humeyni liderliğindeki devrimci hareketin toplumsal tabanını hafife almış, Şah'ın ordusunun sadakatini abartmıştı. Bugün de ABD, İran'da halk desteğinin zayıf olduğu varsayımıyla hareket ediyor; ancak Anderson'a göre İran toplumu, dış müdahaleye karşı milliyetçi bir refleksle birleşebilir. Bu durum, savaşın istenmeyen sonuçlar doğurma riskini artırıyor.
Anderson, “King of Kings” kitabında Şah'ın devrilmesine giden süreci ve devrimin modern İran'ı nasıl şekillendirdiğini anlatıyor. Ona göre ABD, İran'ı anlamak için tarihsel ve kültürel bağlamı göz ardı ediyor; bu da her müdahalenin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açıyor. 1979'da olduğu gibi bugün de Washington, Tahran'ın bölgesel nüfuzunu ve vekil güçlerini hafife alıyor.
“Grönland Seçeneği” Nedir?
“Grönland seçeneği” kavramı, Trump'ın 2019'da Grönland'ı satın alma girişimine gönderme yapıyor. O dönemde Trump, Danimarka'ya bağlı özerk bölgeyi satın almayı önermiş, Danimarka reddedince diplomatik bir krize neden olmuştu. Anderson, bu terimi mecazi anlamda kullanarak, Trump'ın İran'da da benzer şekilde sembolik bir “zafer” kazanıp asıl sorunlardan kaçınabileceğini ima ediyor. Yani ABD, İran'ın nükleer tesislerini vurup “rejimi zayıflattık” diyerek asker çekebilir; ancak İran'ın bölgesel etkisini ve nükleer programını tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmayabilir.
Anderson, Trump'ın 2020'de Kudüs'e taşınan ABD büyükelçiliği ve İran nükleer anlaşmasından çekilme gibi adımlarının da benzer bir “kazanım” odaklı politikaya işaret ettiğini belirtiyor. Bu politika, iç kamuoyuna “güçlü lider” imajı verirken, sahada kalıcı bir çözüm üretmiyor.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
ABD'nin İran'a yönelik olası bir askeri müdahalesi, Orta Doğu'da zaten kırılgan olan dengeyi altüst edebilir. İran, Hürmüz Boğazı'nı kapatma tehdidiyle küresel petrol arzını kesintiye uğratabilir; bu da enerji fiyatlarını fırlatır. Ayrıca İran'ın Lübnan Hizbullahı, Irak'taki Şii milisler ve Yemen'deki Husiler gibi vekil güçleri üzerinden ABD müttefiklerine yönelik misilleme saldırıları görülebilir. Rusya ve Çin'in İran'a vereceği destek, savaşı daha geniş bir jeopolitik çatışmaya dönüştürebilir. Anderson, böyle bir savaşın Irak ve Afganistan deneyimlerinden ders alınmadığını gösterdiğini söylüyor.
Öte yandan, Trump'ın “zafer ilan edip eve dönme” stratejisi, ABD'nin küresel liderlik iddiasını zayıflatabilir. Müttefikler, Washington'ın güvenilirliğini sorgulayabilir; bölgesel aktörler ise kendi güvenliklerini sağlamak için alternatif arayışlara girebilir. Bu durum, Orta Doğu'da yeni ittifaklar ve rekabet hatları doğurabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-İran gerilimi Türkiye'yi doğrudan etkiler. Türkiye, İran ile 560 km'lik sınırı ve yoğun ticari ilişkileri nedeniyle istikrarsızlıktan en çok etkilenecek ülkelerden biri. Olası bir savaş, Türkiye'ye mülteci akını, enerji fiyatlarında artış ve sınır güvenliği sorunları yaratır. Ayrıca Türkiye, ABD ile İran arasında denge gözetirken, NATO müttefiki olarak Washington'ın yanında yer almak zorunda kalabilir; bu da Tahran ile ilişkileri gerebilir. Türkiye'nin arabuluculuk rolü üstlenmesi bölgesel istikrar için kritik.