ABD yönetiminin Suudi Arabistan'la yürüttüğü sivil nükleer enerji anlaşmasını, Riyad'ın İsrail'le normalleşmesine bağlama stratejisi, bölgesel jeopolitik denklemde ciddi bir yanılgı olarak değerlendiriliyor. Uzmanlara göre bu yaklaşım, hem Suudi Arabistan'ın egemenlik hassasiyetlerini görmezden geliyor hem de Körfez'de yeni bir nükleer silahlanma yarışının fitilini ateşleyebilir. Anlaşmanın bu şekilde çerçevelenmesi, İran'ın nükleer programına karşı caydırıcılık arayışında olan Suudi yönetimini, daha geniş bölgesel güvenlik mimarisinden kopararak alternatif arayışlara itebilir.
Anlaşmanın Arka Planı ve İsrail Faktörü
Beyaz Saray, Suudi Arabistan ile olası bir nükleer işbirliğini, İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde İsrail ile diplomatik ilişki kurulmasına endekslemiş durumda. ABD'li yetkililer, bu adımın hem Orta Doğu'da barışı sağlamlaştıracağını hem de Suudi Arabistan'ın sivil nükleer programının uluslararası güvence altında yürütülmesini kolaylaştıracağını savunuyor. Ancak Suudi yönetimi, Filistin meselesindeki tutumunu ve kendi ulusal çıkarlarını göz ardı eden bu dayatmacı yaklaşıma soğuk bakıyor. Riyad, nükleer enerjiyi bağımsız bir kalkınma hedefi olarak görüyor; bu konuyu İsrail'le normalleşme gibi ayrı bir sürecin pazarlık kozuna dönüştürülmesine karşı çıkıyor.
Suudi Arabistan'ın Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın Vizyon 2030 planı, ekonomiyi petrole bağımlılıktan kurtarmayı ve enerji karışımında nükleeri önemli bir paya taşımayı öngörüyor. Ülkenin, yenilenebilir enerji kapasitesini artırma hedefleri olsa da, nükleerin baz yük sağlayan güvenilir bir kaynak olarak görüldüğü belirtiliyor. Suudi yetkililer, bu programın tamamen barışçıl olduğunu ve NPT (Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması) yükümlülüklerine bağlı kalacaklarını vurguluyor. Ancak İsrail'in fiilen nükleer silaha sahip olduğu bir bölgede, Suudi Arabistan'ın da uranyum zenginleştirme hakkını saklı tutması, İran'ın ardından ikinci bir zenginleştirme krizi potansiyelini gündeme getiriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: İran Faktörü ve Güven Dengesi
Bu anlaşmanın İsrail'e endekslenmesi, İran'ın nükleer programına karşı bölgesel bir cephe oluşturma çabası olarak da okunabilir. Ancak bu strateji, İran'ı daha da yalnızlaştırarak bölgedeki istikrarsızlığı derinleştirebilir. Tahran yönetimi, Suudi-ABD-İsrail üçgeninin kendisine karşı kurulduğunu düşünerek uranyum zenginleştirme faaliyetlerini hızlandırabilir. Zaten İran'ın nükleer müzakere masasından çekilmesi ve uluslararası denetimlerden uzaklaşması, Orta Doğu'da ciddi bir güven bunalımına yol açmış durumda.
Öte yandan, Suudi Arabistan'ın nükleer programını İsrail'e bağlamak, bölgedeki diğer aktörlerin de benzer taleplerine kapı aralayabilir. Türkiye, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler, Suudi Arabistan'ın elde edeceği statüyü kendi nükleer programlarını meşrulaştırmak için kullanabilir. Bu durum, Orta Doğu'da nükleer teknolojinin yayılmasını hızlandırarak silahlanma yarışını tetikleyebilir. Uzmanlar, bu nedenle anlaşmanın bölgesel güvenlik mimarisiyle uyumlu, kapsayıcı bir çerçevede ele alınması gerektiğini belirtiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'nin enerji güvenliği ve dış politikası açısından yakından takip edilmelidir. Türkiye, Akkuyu Nükleer Güç Santrali ile kendi nükleer enerji programını yürütürken, Suudi Arabistan'a yönelik olası bir ABD desteği, bölgede enerji denklemlerini değiştirebilir. Ayrıca, İsrail'le normalleşme süreçlerinin Filistin meselesi göz ardı edilerek ilerletilmesi, Ankara'nın geleneksel duruşuyla çelişen bir gelişme olarak dikkat çekiyor. Türkiye'nin, bölgesel istikrar ve enerji arz güvenliğini önceleyen bir yaklaşımla, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleriyle diyaloğunu sürdürmesi stratejik bir önem taşıyor. Bu süreçte Türkiye'nin, nükleer enerji teknolojisinin yayılmasının ve bölgesel güç dengelerindeki değişimlerin kendi güvenliğine etkilerini hesaba katması gerekiyor.