Orta Doğu'nun jeopolitik dengeleri, İran'ın kuşatma altında olduğu bir dönemde yeniden şekilleniyor. Tahran, ABD yaptırımları, bölgesel rakiplerinin askeri hamleleri ve iç ekonomik sıkıntılarla boğuşurken, yıllardır sürdürdüğü stratejik sabır politikasının sınırlarına dayanmış durumda. İran'ın karşı karşıya olduğu bu çok katmanlı baskı ortamı, ülkeyi askeri müdahaleden diplomatik açılıma kadar geniş bir yelpazede zor seçimler yapmaya zorluyor.
Yıpratma Savaşının Arka Planı
İran'ın stratejik ikilemi, son on yılda giderek derinleşen bir dizi gelişmenin ürünü. 2015 yılında imzalanan ve Tahran'ın nükleer programını sınırlandırarak yaptırımların kaldırılmasını öngören Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP), 2018'de ABD'nin tek taraflı çekilmesiyle fiilen çöktü. Ardından gelen "maksimum baskı" politikası, İran ekonomisini ağır bir darboğaza soktu. Petrol ihracatı günlük 2,5 milyon varilden 500 bin varilin altına geriledi, para birimi riyal değer kaybetti ve enflasyon çift haneli rakamlarda seyrediyor.
Askeri cephede ise İran, vekil güçleri üzerinden yürüttüğü "ileri savunma" stratejisiyle bölgesel nüfuzunu korumaya çalışıyor. Lübnan'daki Hizbullah, Yemen'deki Husi hareketi, Irak ve Suriye'deki milis gruplar, Tahran'ın bölgesel derinlik stratejisinin temel taşları. Ancak bu strateji, İsrail'in son yıllarda Suriye ve Lübnan'daki İran bağlantılı hedeflere yönelik artan hava saldırılarıyla ciddi şekilde aşındı. İsrail'in 2024'te Şam'daki İran konsolosluk binasına düzenlediği saldırı ve ardından gelen karşılıklı füze atışları, İran'ın caydırıcılık kapasitesinin sınırlarını gözler önüne serdi.
Diğer yandan, İran'ın nükleer programı, uranyum zenginleştirme faaliyetlerini %60 saflık seviyesine kadar çıkarmasıyla yeni bir aşamaya girdi. Bu durum, Batı başkentlerinde "nükleer eşik" endişelerini artırırken, İsrail'in askeri müdahale seçeneğini masada tuttuğu biliniyor. Tahran, nükleer kartını hem bir tehdit unsuru hem de diplomatik pazarlık aracı olarak kullanmaya çalışıyor; ancak bu strateji, ülkeyi daha da izole ediyor.
İç cephede ise ekonomik sıkıntılar toplumsal huzursuzluğu körüklüyor. 2022'de Mahsa Amini'nin ölümüyle başlayan protestolar, rejimin meşruiyet krizini derinleştirdi. Genç nüfusun işsizlik oranı %25'i aşmış durumda ve beyin göçü hızlanmış durumda. İran yönetimi, hem iç baskıyı yönetmek hem de dış tehditlere karşı koymak için artan bir kaynak sıkıntısıyla karşı karşıya.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İran'ın stratejik ikilemi, sadece Orta Doğu'yu değil, küresel güç dengelerini de yakından ilgilendiriyor. Çin ve Rusya ile geliştirilen stratejik ortaklıklar, Tahran'a kısmi bir nefes alma alanı sağlasa da, bu ittifaklar İran'ın Batı ile olan yapısal sorunlarını çözmüyor. Çin, İran petrolünün en büyük alıcısı konumunda ve 2021'de imzalanan 25 yıllık kapsamlı işbirliği anlaşması, Tahran'ın Doğu'ya yönelme stratejisinin temelini oluşturuyor. Ancak Pekin'in İran'a yönelik desteği, ABD yaptırımlarını delme riskini göze alacak kadar ileri gitmiyor.
Rusya ile ilişkiler ise Ukrayna savaşı sonrasında daha da karmaşık bir hal aldı. İran'ın Rusya'ya insansız hava aracı tedarik ettiği iddiaları, Tahran'ın Batı ile olan gerilimini artırırken, Moskova'nın İran'a sunduğu diplomatik destek sınırlı kalıyor. İran, bir yandan Doğu ile yakınlaşarak yaptırımları hafifletmeye çalışırken, diğer yandan nükleer müzakerelerde Batı ile masaya oturma sinyalleri veriyor. Bu çift yönlü diplomasi, Tahran'ın ne tam anlamıyla Doğu'ya ne de Batı'ya yaslanabildiği bir gri alanda sıkışmasına neden oluyor.
Bölgesel düzeyde ise Suudi Arabistan ile 2023'te Çin'in arabuluculuğuyla sağlanan normalleşme, İran'ın kuşatılmışlık hissini bir miktar hafifletti. Ancak Yemen'deki savaş, Irak'taki siyasi istikrarsızlık ve Suriye'deki belirsizlik, İran'ın çevresindeki güvenlik açıklarını canlı tutuyor. İsrail ile yaşanan doğrudan çatışma riski ise her an tırmanabilecek bir kırılganlıkta.
İran'ın önündeki seçenekler sınırlı: Ya askeri gerilimi tırmandırarak caydırıcılığını yeniden tesis etmeye çalışacak, ya da diplomatik kanalları zorlayarak yaptırımların hafifletilmesi karşılığında nükleer programında taviz verecek. Her iki seçenek de ciddi riskler barındırıyor. Askeri tırmanma, geniş çaplı bir bölgesel savaşı tetikleyebilir; diplomatik taviz ise rejim içindeki sertlik yanlılarının tepkisini çekebilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'ın içinde bulunduğu stratejik ikilem, Türkiye'yi doğrudan etkiliyor. Türkiye, İran ile 560 kilometrelik ortak sınıra sahip ve iki ülke arasındaki ticaret hacmi yıllık 5 milyar doların üzerinde. İran'a uygulanan yaptırımlar, Türk şirketlerinin İran pazarına erişimini kısıtlarken, enerji ithalatında da dalgalanmalara yol açıyor. Öte yandan, İran'ın istikrarsızlaşması, Türkiye'nin güneydoğu sınırında yeni bir göç dalgası ve PKK/YPG gibi terör örgütlerinin İran topraklarında hareket alanı bulması riskini doğuruyor.
Ankara, bir yandan Batı ile İran arasında denge gözetirken, diğer yandan bölgesel istikrarın korunması için diplomatik çözümleri destekliyor. Türkiye'nin İran ile olan enerji bağımlılığı ve ticari ilişkileri, Tahran'a yönelik aşırı baskıcı politikaların Türkiye ekonomisine olumsuz yansıyabileceğini gösteriyor. Bu nedenle Türkiye, İran'a yönelik yaptırımların hedefli ve orantılı olması gerektiğini savunuyor. Ayrıca, İran'ın nükleer programı konusunda diplomatik çözüm arayışları, Türkiye'nin bölgesel güvenlik mimarisindeki kritik rolünü pekiştiriyor. İran'ın kuşatılmışlık hissinin artması, Türkiye'nin arabuluculuk kapasitesini daha da önemli hale getiriyor; zira Tahran ile Batı arasında diyalog kanallarının açık tutulması, Türkiye'nin güvenliği için hayati önem taşıyor.