Papa Leo XIV, Katolik dünyasını sarsabilecek bir krizi önlemek amacıyla, bir grup muhalif Katoliğe planladıkları piskopos kutsama törenini iptal etmeleri çağrısında bulundu. Vatikan'dan yapılan yazılı açıklamada, söz konusu adımın ana akım Katolik Kilisesi'nden tam bir kopuşa yol açabileceği uyarısı yapıldı. Çağrı, ayrılıkçı grubun 19 Haziran'da dört piskopos adayını kutsamayı planladığının ortaya çıkması üzerine geldi. Papa, bu adımı 'birlik için ölümcül bir yara' olarak nitelendirdi ve tarafları diyaloğa davet etti. Krizin odağında, geleneksel Katolik ayinlerini savunan ve İkinci Vatikan Konsili'nin reformlarına karşı çıkan bir grup bulunuyor. Grup, 2018'de Papa Francis tarafından aforoz edilmişti ancak faaliyetlerini sürdürüyordu.
Gelişmenin arka planı
Katolik Kilisesi içindeki bu bölünme hareketi, 1970'lerde Fransa merkezli olarak ortaya çıkan Aziz Pius X Derneği'nin (SSPX) çizgisindeki gruplarla bağlantılı. Bu gruplar, İkinci Vatikan Konsili'nin (1962-1965) getirdiği ayin ve teoloji reformlarını reddediyor. Özellikle Latince ayin yerine yerel dillerde ayin yapılması, dini hoşgörü ve diğer dinlerle diyalog gibi yenilikleri 'modernist sapkınlık' olarak görüyorlar. Muhalif grup, 2009'da dönemin Papa 16. Benedictus tarafından yeniden kiliseye kabul edilmiş ancak tam anlamıyla bir uzlaşma sağlanamamıştı. Papa Francis döneminde ise bu gruplarla ilişkiler yeniden gerginleşti. 2021'de Francis'in, Latince ayinleri sınırlandıran bir genelge yayımlaması, muhafazakâr Katoliklerle Vatikan arasında büyük bir krize yol açtı. Şimdi ise ayrılıkçı grup, Vatikan'ın onayı olmadan piskopos kutsamaya kalkışarak bölünmeyi kalıcı hale getirebilir. Katolik Kilisesi hukuku gereği papa onayı olmadan piskopos kutsamak aforoz sebebi sayılıyor. Bu nedenle planlanan törenin gerçekleşmesi, otomatik olarak ayrılıkçıların aforoz edilmesine ve tarihteki benzeri örneklerde olduğu gibi yeni bir 'anti-papa' veya paralel bir kilise yapılanmasına yol açabilir. Uzmanlar, bu adımın Katolik dünyasında 19. yüzyıldan bu yana en büyük bölünme olabileceği görüşünde.
Bölgesel ve küresel boyut
Bu kriz, sadece dini bir mesele olmanın ötesinde, küresel siyasette yankı bulacak potansiyele sahip. Katolik Kilisesi, dünya genelinde 1.3 milyardan fazla üyesiyle en büyük Hristiyan mezhebi. Vatikan, birçok ülkede diplomatik temsilcilikleri ve BM'deki gözlemci statüsüyle uluslararası ilişkilerde önemli bir aktör. Özellikle Avrupa'da, Polonya, Macaristan, İtalya ve Fransa gibi ülkelerde Katolik Kilisesi'nin siyasi ve kültürel etkisi belirgindir. Bölünme, bu ülkelerdeki muhafazakâr Katolik grupları harekete geçirebilir ve laiklikle ilgili tartışmaları alevlendirebilir. Öte yandan, Vatikan'ın liberal reformlar izleyen Papa Francis döneminden sonra daha muhafazakâr bir çizgiye dönen Leo XIV'in liderliğinde bu krizi nasıl yöneteceği merak konusu. Leo XIV, seçildiğinden beri geleneksel değerlere vurgu yapıyor ancak birlik çağrısıyla ayrılıkçılara karşı sert bir tutum almaktan kaçınıyor. Küresel olarak, Hristiyan dünyasında yaşanacak bir bölünme, diğer dinlerle diyalog süreçlerini ve Kilise'nin iklim değişikliği, göç, yoksulluk gibi konulardaki insiyatiflerini de etkileyebilir. Örneğin, Vatikan'ın Çin ile yaptığı piskopos atama anlaşması gibi hassas diplomatik süreçler zarar görebilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Katolik Kilisesi'ndeki bu bölünme krizi, Türkiye ile doğrudan bir ilgisi olmasa da dolaylı etkiler barındırıyor. Türkiye, Vatikan ile diplomatik ilişkilerini sürdürmekte ve özellikle Hristiyan azınlıkların statüsü, dinler arası diyalog ve küresel barış çabaları gibi konularda iş birliği yapmaktadır. Kilise içindeki bir bölünme, Vatikan'ın dış politikasını ve uluslararası aktörlüğünü zayıflatabilir; bu da Türkiye'nin Avrupa Birliği süreci, göç politikaları veya Doğu Akdeniz'deki dengeler gibi alanlarda Vatikan'ın arabulucu rolünü kısıtlayabilir. Ayrıca, Türkiye'deki Katolik cemaati (yaklaşık 50 bin kişi) bu gelişmelerden doğrudan etkilenebilir. Bununla birlikte, krizin Türkiye'nin temel dış politika öncelikleri arasında yer alması beklenmez; ancak din temelli çatışmaların küresel istikrara etkisi göz önüne alındığında, gelişmelerin takip edilmesinde fayda vardır.