Uluslararası sistemin giderek kutuplaştığı ve büyük güç rekabetinin derinleştiği bir dönemde, Alman akademisyenler tarafından kaleme alınan yeni bir analiz, orta büyüklükteki devletlerin kurallara dayalı uluslararası düzeni savunmasının neden stratejik bir zorunluluk olduğunu ortaya koyuyor. Just Security platformunda yayımlanan makaleye göre, Almanya gibi orta ölçekli güçler için uluslararası hukuka bağlılık sadece bir ideal değil, aynı zamanda gerçekçi güç politikalarının (realpolitik) bir gereği. Yazarlar, gücü sınırlı olan devletlerin uluslararası hukukun sağladığı koruyucu şemsiyeye ihtiyaç duyduğunu, bunun da kurallara dayalı düzenin işlevselliğine duyulan güvenle doğru orantılı olduğunu vurguluyor.
Gelişmenin Arka Planı
Analiz, Berlin merkezli Alman Dış Politika Derneği (DGAP) bünyesindeki araştırmacılar tarafından hazırlandı. Makalede, uluslararası hukukun etkinliğinin büyük güçlerin keyfi davranışları karşısında test edildiği bugünkü konjonktürde, orta güçlerin bu hukuki çerçeveyi sahiplenmesi kritik bir önem taşıyor. Özellikle Çin ve ABD arasındaki rekabet, Rusya'nın Ukrayna işgali ve küresel yönetişim krizleri, BM Şartı gibi temel metinlerin bağlayıcılığının tartışmaya açılmasına yol açtı.
Alman akademisyenler, orta güçlerin uluslararası kurumlara ve hukuka olan bağlılıklarını bir "işlevsel perspektif" olarak tanımlıyor. Onlara göre, güçleri sınırlı olan devletler için uluslararası hukuk, büyük güçlerin tahakkümüne karşı bir denge mekanizması işlevi görüyor. Bu bağlamda, Almanya'nın Avrupa Birliği içindeki konumu ve küresel çok taraflı kurumlara verdiği destek, kendi çıkarlarını korumak için rasyonel bir strateji olarak değerlendiriliyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Makalede, orta güçlerin kurallara dayalı düzene olan bağlılığının sadece normatif bir tercih olmadığı, aynı zamanda güç dengesini etkileyen somut bir faktör olduğu belirtiliyor. Örneğin, Hindistan, Brezilya, Japonya ve Güney Kore gibi yükselen güçlerin reforme edilmiş bir BM Güvenlik Konseyi talebi, mevcut sistemin işlevselliğine duydukları inancı gösteriyor. Aynı şekilde, Türkiye gibi bölgesel etki sahibi devletler de kendi stratejik hedeflerine ulaşmak için uluslararası hukuku ve çok taraflı mekanizmaları kullanma eğiliminde.
Analistler, orta güçlerin bir araya gelerek daha güçlü bir blok oluşturması durumunda uluslararası hukukun etkinliğini artırabileceğini öne sürüyor. Ancak bu işbirliğinin önündeki en büyük engel, devletlerin egemenlik anlayışları ve çıkar çatışmaları. Almanya'nın başını çektiği bu tür bir girişim, küresel yönetişimde daha adil ve kapsayıcı bir yapının kurulmasına katkı sağlayabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, jeopolitik konumu ve bölgesel etkisiyle tipik bir orta güç olarak değerlendirilebilir. Ankara'nın son yıllarda izlediği çok boyutlu dış politika, bir yandan uluslararası hukuka atıf yaparken diğer yandan sahada sert güç kullanımını içeriyor. Bu analiz, Türkiye'nin KKTC'nin tanınması, Doğu Akdeniz'deki kıta sahanlığı anlaşmazlıkları ve Suriye'deki operasyonları gibi konularda uluslararası hukuku referans almasının stratejik bir tercih olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye'nin kurallara dayalı düzeni kendi çıkarları doğrultusunda yorumlama eğilimi, onu bu makalede tanımlanan işlevsel perspektife uygun bir aktör haline getiriyor.