Nepal'de bu yıl Ağustos ayında meydana gelen ölümcül buzul çöküşü ve ardından gelen seller, ülkede iklim adaleti tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Kamu radyosunun çevre haber dergisi Living on Earth ile işbirliği içinde yapılan bir röportajda, Nepal'deki iklim adaleti aktivisti Tanuja Pandey, yaşanan felaketin boyutlarını ve iklim değişikliğinin sorumluluğunun nasıl paylaşılması gerektiğini anlattı. Dünya Hava Durumu Araştırmaları (World Weather Attribution) gibi kuruluşlar, selin iklim değişikliğiyle bağlantısını inceleyen çalışmalar yürütüyor. Olay, Nepal gibi düşük emisyonlu ülkelerin iklim krizinden orantısız biçimde etkilenmesini bir kez daha gündeme taşıdı.
Felaketin Arka Planı ve İklim Bağlantısı
Nepal, Himalaya bölgesinde yer alan ve buzul göllerinin oluşturduğu risklerle sık sık karşı karşıya kalan bir ülke. Bu yıl Ağustos ayında yaşanan buzul çöküşü, ani sel ve toprak kaymalarına yol açarak can kayıplarına ve büyük maddi hasara neden oldu. Bilim insanları, artan sıcaklıkların buzulları erittiğini ve bu tür felaketlerin sıklığını artırdığını belirtiyor. World Weather Attribution araştırmacıları, olayın iklim değişikliğiyle bağlantısını ortaya koymak için bölgedeki yağış ve sıcaklık verilerini analiz ediyor. Nepal, kişi başına düşen karbon emisyonu açısından dünyada en düşük ülkeler arasında yer almasına rağmen, iklim krizinin yıkıcı etkilerine en açık bölgelerden biri. Bu durum, "iklim adaleti" kavramını merkeze alıyor: İklim değişikliğine en az katkıda bulunan ülkeler, en ağır bedeli ödüyor.
Tanuja Pandey, röportajda Nepal halkının yaşadığı zorlukları ve hükümetin afet yönetimi konusundaki eksikliklerini dile getirdi. Pandey'e göre, uluslararası toplumun, özellikle de tarihsel olarak en fazla sera gazı salan gelişmiş ülkelerin, iklim finansmanı ve tazminat konularında daha somut adımlar atması gerekiyor. Nepal gibi ülkelerin uyum kapasitesini artırmak için teknoloji transferi ve mali destek şart. Ancak mevcut uluslararası mekanizmalar, bu ihtiyaçları karşılamaktan uzak. Gelişmiş ülkelerin taahhüt ettiği yıllık 100 milyar dolarlık iklim fonu, hem yetersiz hem de dağıtımında adaletsizlikler barındırıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Nepal'deki sel felaketi, yalnızca yerel bir trajedi değil; aynı zamanda küresel iklim adaleti mücadelesinin bir yansıması. Himalaya buzulları, Asya'nın su kulesi olarak biliniyor ve erimeleri, yalnızca Nepal'i değil, Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Çin gibi komşu ülkeleri de etkiliyor. Buzul göllerinin patlaması (GLOF) riski, bölgede milyonlarca insanın hayatını tehdit ediyor. Uluslararası toplum, bu tür felaketlere karşı erken uyarı sistemleri ve altyapı yatırımları konusunda daha fazla işbirliği yapılması gerektiğini kabul ediyor. Ancak pratikte, iklim müzakereleri (COP toplantıları) genellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki derin anlaşmazlıklar nedeniyle tıkanıyor. Nepal gibi ülkeler, "kayıp ve zarar" (loss and damage) fonunun bir an önce hayata geçirilmesini talep ediyor. Bu fon, 2022'deki COP27'de kurulmasına karar verilmiş olsa da, kaynakların nasıl sağlanacağı ve dağıtılacağı hâlâ belirsiz.
İklim adaleti savunucuları, sorunun yalnızca teknik veya mali olmadığını, aynı zamanda ahlaki ve siyasi bir mesele olduğunu vurguluyor. Gelişmiş ülkelerin tarihsel sorumlulukları, onların daha fazla yük almasını gerektiriyor. Öte yandan, gelişmekte olan ülkelerin de sürdürülebilir kalkınma yollarını benimsemesi bekleniyor. Ancak bu, adil bir geçiş için gerekli kaynak ve teknoloji desteği sağlanmadan mümkün görünmüyor. Nepal'deki sel, bu tartışmaların somut bir örneği olarak hafızalara kazındı. Tanuja Pandey gibi aktivistler, seslerini uluslararası platformlara taşıyarak, iklim adaletinin sadece bir slogan değil, hayati bir gereklilik olduğunu hatırlatıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Nepal'deki sel felaketi ve iklim adaleti tartışmaları, Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren dolaylı sonuçlar barındırıyor. Türkiye, iklim değişikliğinden etkilenen bir Akdeniz ülkesi olarak benzer risklerle karşı karşıya: sel, kuraklık ve orman yangınları. Nepal örneği, gelişmekte olan ülkelerin iklim finansmanına erişimde yaşadığı zorlukları gösteriyor. Türkiye, Paris Anlaşması kapsamında 2053 net sıfır hedefi belirlemiş olsa da, yeşil dönüşüm için uluslararası finansmana ihtiyaç duyuyor. Ayrıca, Türkiye'nin iklim adaleti vurgusu, gelişmiş ülkelerin tarihsel sorumluluklarını kabul ettirmeye yönelik diplomasisini güçlendirebilir. Bölgesel istikrar açısından, Himalaya'daki istikrarsızlık Asya ile ticaret yollarını dolaylı olarak etkileyebilir.