Toplu savunma paktları, savaşı daha az olası hale getirmek için tasarlanır. Ancak kötü tasarlanmış anlaşmalar tam tersi etki yapabilir. Müttefikler, uygulamak için gerekli askeri entegrasyon, karar alma mekanizmaları ve tırmanma kontrolleri olmadan geniş kapsamlı vaatlerde bulunursa, rakipleri bu taahhütlerin sınırlarını test etmeye davet edebilir. Bu durum, özellikle son dönemde adı sıkça anılan Mekke Paktı için ciddi bir güvenilirlik açığı oluşturuyor.
Mekke Paktı'nın Arka Planı ve Yapısal Sorunları
Mekke Paktı, ilk olarak 2017 yılında ABD Başkanı Donald Trump'ın Suudi Arabistan ziyareti sırasında duyurulan ve İslam dünyasının çeşitli ülkelerini bir araya getiren bir güvenlik işbirliği girişimi olarak ortaya çıktı. Ancak o günden bu yana somut bir askeri ittifaka dönüşemedi. Paktın temel sorunu, üyeler arasında ortak bir tehdit algısı ve operasyonel entegrasyonun bulunmaması. Suudi Arabistan öncülüğünde kurulması planlanan “İslami Askeri İttifak” (IMAFT) da benzer şekilde belirsizliklerle dolu. Üye ülkelerin silahlı kuvvetleri arasında standart bir komuta yapısı, ortak eğitim doktrini veya hızlı intikal kabiliyeti geliştirilemedi. Dahası, karar alma süreçleri tamamen konsensüs esasına dayanıyor; bu da kriz anlarında hızlı ve etkili yanıt verilmesini zorlaştırıyor.
Toplu savunma paktlarının caydırıcılık işlevi görebilmesi için üç unsusun bir arada bulunması gerekir: net taahhütler, bu taahhütleri yerine getirecek kapasite ve tırmanmayı kontrol altında tutacak mekanizmalar. Mekke Paktı örneğinde bu unsurların hiçbiri tam olarak mevcut değil. Üyeler, saldırıya uğrama durumunda birbirlerine yardım etme sözü veriyor ancak bu yardımın nasıl, hangi araçlarla ve ne hızda yapılacağı belirsiz. Askeri entegrasyon eksikliği, ortak tatbikatların sınırlı kalması ve farklı silah sistemleri kullanılması, olası bir krizde koordinasyonu neredeyse imkansız kılıyor.
Ayrıca, pakta üye ülkeler arasında ciddi siyasi anlaşmazlıklar bulunuyor. Katar’a yönelik abluka (2017-2021) sırasında Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır’ın Katar’a karşı tutumu, ittifak içindeki çatlakları gözler önüne serdi. Bu tür iç anlaşmazlıklar, paktın ortak bir savunma konsepti geliştirmesini engelliyor. Müttefikler arasında güven tesis edilemeden yapılan vaatler, kağıt üzerinde kalsa da rakipler için bir zayıflık işareti olarak görülebiliyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Caydırıcılık mı, Kışkırtma mı?
Kötü tasarlanmış bir toplu savunma paktı, sadece etkisiz olmakla kalmaz, aynı zamanda revizyonist aktörleri cesaretlendirebilir. Örneğin, İran, Mekke Paktı’nın zayıflığını fırsat bilerek bölgede daha agresif adımlar atabilir. Benzer şekilde, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları, paktın caydırıcılık kapasitesinin sorgulanmasına yol açtı. Eğer üyeler, saldırı karşısında ortak bir yanıt veremezse, paktın inandırıcılığı daha da erozyona uğrar.
Küresel ölçekte ise, NATO gibi başarılı örnekler, entegre komuta yapısı, ortak doktrinler veArticle 5 gibi net taahhütlerle caydırıcılık sağlar. Mekke Paktı gibi alternatifler, bu standartların uzağında kaldığı sürece, sadece bölgesel istikrarsızlığa katkıda bulunma riski taşır. Ayrıca, ABD’nin bölgeden çekilme eğilimi gösterdiği bir dönemde, bölge ülkelerinin kendi başlarına etkili bir savunma ittifakı kurma çabaları, yanlış hesaplamalara ve tırmanmaya açık bir ortam yaratabilir.
Uzmanlar, toplu savunma paktlarının ancak güçlü bir siyasi irade, ortak tehdit algısı ve askeri entegrasyon ile başarılı olabileceğini vurguluyor. Mekke Paktı’nın mevcut haliyle bu koşulları sağlamadığı açık. Paktın geleceği, üyelerin samimi işbirliğine ve somut adımlar atmaya bağlı. Aksi halde, “güvenilirlik açığı” daha da derinleşecek ve pakt, caydırıcılık yerine bir kışkırtma aracı haline gelebilecek.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Mekke Paktı’nın dışında kalmakla birlikte, bölgesel güvenlik mimarisindeki gelişmeleri yakından takip ediyor. Paktın etkisizliği, Türkiye’nin son dönemde normalleşme sürecinde olduğu Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerinde bir fırsat penceresi yaratabilir. Ancak, Türkiye’nin kendi savunma sanayii ve askeri kapasitesiyle bölgede oynadığı rol düşünüldüğünde, zayıf bir paktın yarattığı istikrarsızlık riski Ankara için endişe kaynağı. Özellikle Doğu Akdeniz ve Körfez’deki gerilimlerde, Türkiye’nin garantörlük veya arabuluculuk rollerini üstlenmesi gerekebilir. Ayrıca, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını azaltma sinyalleri, Türkiye’nin güvenlik hesaplamalarını yeniden gözden geçirmesini gerektiriyor.